De første 200 linjer.
MEYDİN İNGİLTERE: POWELL VE PRESSBURGER FİLMLERİ
MARTIN SCORSESE SUNAR
YÖNETMEN DAVID HINTON
1942'de doğdum
ve üç yaşındayken astım oldum.
Yani diğer çocuklar gibi etrafta koşturup oynayamıyordum,
bu yüzden kendimi televizyon karşısında
filmler izlerken buldum.
İzlediğimi hatırladığım ilk görüntüler
Bağdat Hırsızı filmindendi.
Kamçıla, cennetin rüzgarları!
Feryat edene kadar kamçıla!
O zaman bilmiyordum ama o filmin yönetmenlerinden biri Michael Powell'dı.
Ve bir çocuğun
Michael Powell'ın gizemleriyle tanışması için
daha iyi bir yol düşünemiyorum.
Büyük bir şovmen tarafından yapılmış bir filmdi bu
ve her karesi beni
kendine hayran bırakmıştı.
Bir filmin sahip olabileceği güç
beni büyülemişti.
Gözlerim!
Kör oldum!
Tabii o zaman izlediğim
filmin renkli versiyonu değil,
epey kötü bir siyah beyaz versiyonuydu.
Üstelik evimizdeki 16 inç televizyonda izlemiştim.
Yine de
beni öyle bir etkiledi ki
aklımdan bir daha asla çıkmadı.
Amerikan filmleri, evet.
Hatta İtalyan filmlerini, yeni gerçekçi filmleri bile izledim televizyonda.
Ama o dönem televizyonla ilgili ilginç olan şey şuydu:
Amerikan televizyonlarında gösterilen filmleri çoğu
İngiliz yapımıydı.
Çünkü Amerikalı dağıtımcılar televizyonlara satış yapmıyordu.
Ama belli ki İngiliz yapımcılar yapıyordu.
İşte bu yüzden
İngiliz sineması beni şekillendirdi.
Eskiden İngiliz film şirketlerinin
logolarını görünce heyecanlanırdım.
Ama bu logolardan biri, büyük vaatler barındırırdı.
The Archers'ın hedef tahtalı logosu.
BİR ARCHERS YAPIMI
Bir Powell-Pressburger filmi geliyor demekti bu.
10-11 yaşlarındayken
televizyonda durmadan Powell-Pressburger filmleri izlerdim.
Sık yayınlanırdı bu filmler.
Hoffmann'ın Sihirli Masalları diye bir film vardı.
Aslında normalde bir çocuğun seveceği bir film değildi.
Özünde bir 19. yüzyıl operasıydı.
Bir kere de izlemedim üstelik, tekrar tekrar izledim,
takıntı haline gelmişti.
Million Dollar Movie diye bir programda çıkıyordu.
Tüm hafta aynı filmi gösterirdi,
akşam iki kere,
üç kere de haftasonu.
Bu film beni büyülemişti.
Kamera ile müzik arasındaki ilişkiye dair her şeyi
bu filmi tekrar tekrar izlemem sayesinde öğrendim.
Bugün hâlâ
bu filmden müzikler ve görüntüler
aklıma geliyor.
Aslında
bence Powell-Pressburger filmlerinin
yaptığım işlere kattığım hassasiyet üzerinde
büyük etkisi oldu.
Çocukken beni öyle büyülediler ki
sinemaya dair bilinçaltımda büyük bir yer edindiler.
Ayrıca babamla sinemaya gitmek de
çocukluğumun çok önemli bir parçasıydı.
O dönemin en iyi sinemalarının kendileri de görülmeye değerdi.
Muazzam sinema sarayları, devasa ekranlar.
İnsanı umutla doldururlardı, bir mucizeyle karşılaşacakmış gibi.
Bir film,
tüm bu beklentileri karşılamıştı:
Kırmızı Pabuçlar.
The Archers logosunu renkli olarak ilk defa o zaman görmüştüm.
Ve tabii ki bale sahnesini çok net hatırlıyorum.
Dansçıyı nasıl gazete kağıdına dönüştürdüklerini öğrenmek istemiştim.
Bugünlerde Powell-Pressburger'ın "İngiliz Romantizmi"
diye bir şeyi temsil ettiği söyleniyor.
Ama bu ne demek bilmiyorum ben.
Filmlerinin bende bıraktığı en baskın izlenim
her daim renklerle ilgili oldu,
ışıkla,
devinimle ve müziğin hissiyle.
Çocuk yaşımda bile
Kırmızı Pabuçlar'ın tiyatralliğinden çok etkilenmiştim.
Sinematik ve tiyatral.
Oyuncuların karede konumlandırılışı,
ilginç görünüşleri ve hareketleri.
Dramatik açılar ve ışık.
İnsan böyle bir filmde
her şeyin mümkün olduğunu hissediyor.
Filmin gizemi ve histerisi
beni içine çekmişti.
O kadar yoğun bir deneyimdi ki Kırmızı Pabuçlar'ı ilk izleyişim,
sinemanın kendisine duyduğum takıntının kaynaklarından biri olabilir.
Öğrenciliğimde ve sinemaya adım attığım ilk yıllarda
Powell ve Pressburger hayranlığım hep sürdü.
Ama izlediğim kopyalarda hep bir noksanlık oluyordu.
Bozuk, düşük kaliteli kopyalar.
Yine de bu filmlerin özel olduğunun farkındaydık.
Ve bu filmlere atılan o eşsiz imzaya hayran olduk.
Senarist, yapımcı ve yönetmen Michael Powell ve Emeric Pressburger.
Böyle bir işbirliği
daha önce duyulmamış bir şeydi, bu yüzden kimin ne yaptığını,
kimin "Kestik", kimin "Motor" dediğini merak ediyorduk.
Tam bir muammaydı.
O günlerde tek bilgi kaynağı kitaplardı,
belki bir de dergiler.
Tabii ki İngiliz yönetmenlerden haberimiz vardı,
mesela David Lean Carol Reedand ve Alfred Hitchcock.
Ama Powell-Pressburger'dan nadiren bahsediliyordu.
Bu yüzden
mitolojik canlılara dönüştüler,
hem benim hem arkadaşlarımın gözünde.
Sonra nihayet 1970'te
Kadın Katili'nin 35mm renkli kopyasını izleyebildim.
Sinema öğrencileri ve sinemacılar arasında bir efsaneye dönüşmüştü bu.
İki pound ediyor.
Psikopat ve takıntılı genç bir sinemacıya dair
bir film izleyen takıntılı genç bir sinemacıydım.
Kan görmediğimiz bir korku filmiydi.
Korkuyu yaratan, kameranın kendisiydi.
Hayır!
İlk izlediğimde Kırmızı Pabuçlar'ı yapan Michael Powell'ın
böylesine yalın ve kışkırtıcı
bir film çektiğine inanamamıştım.
Ama çekmişti işte.
Daha önce kimsenin cüret edemediği bir şey yapmıştı.
Film çekmenin deliliğe ne kadar yakın olabileceğini gösterdi.
İzin verilirse insanı nasıl mahvedebileceğini.
Bu dönemde ben de film yapıyordum.
1974'te Mean Streets'i yaptıktan sonra İngiltere'ye gittiğimde
kendimi Michael Kaplan diye bir adamın düzenlediği kokteylde buldum.
Ona bunu, bu muammayı sordum.
Michael Powell diye birini tanıyor musun?
Böyle biri var mı?
Böyle bir insan yaşıyor mu?
O da "Evet, bir yerde bir karavanda yaşıyor" dedi.
Meğerse abartıymış dedikleri.
Aslında Gloucestershire'da bir kır evinde yaşıyormuş
ama sonra zorluk çekmeye başlamış.
İngiliz film endüstrisi tarafından
neredeyse tamamen unutulup terk edilmiş,
parası yakacağa bile zar zor yetiyormuş.
Tabii ki onunla buluşmak istedim,
böylece bir şeyler içelim diye kararlaştırıldı.
Birdenbire Michael Powell'la sohbet ederken buldum kendimi.
Birisinin onunla filmlerini tartışmak istemesine çok şaşırmıştı.
Filmlerinin bana ilham olduğuna dair hiçbir fikri yoktu.
Ayrıca Brian De Palma
ve Coppola gibi pek yeni nesil sinemacıya.
Soluksuz konuştum tabii, çok enerjik ve heyecanlıydım.
Soru yağmuruna tuttum adamı.
O pek konuşmadı.
Michael pek konuşmadı. Epey mesafeliydi.
Kısa cevaplar veriyordu.
Ama daha sonra bu görüşmeden çok etkilendiğini öğrendim.
Çünkü otobiyografisinde
o görüşme sırasında
kanının yeniden damarlarında aktığını hissettiğini yazmıştı.
Geçen gün seken kurabiye yedim.
Duvardan sekip ağzına uçması gereken
bir kurabiye türü bu.
Eğer sekmezse...
Aç kalırsın!
Görüşmemizden sonra Michael'a Mean Streets'i izlettim.
Filmi öven bir mektup yolladı bana.
Tek sorun...
Çok fazla kırmızı kullanmamdı ona göre.
KIRMIZIDAN BUNALDIM
Çok fazla kırmızı mı?
Kendi filmlerinde de böyle olduğunu söylemedim ona.
Baksanıza şu kırmızılara.
Neyse, neticede yazışmaya başladık ve bir gün New York'a geldi.
Bir sürü insanla tanıştı ve Zoetrope'ta
kıdemli misafir yönetmen olma teklifi aldı,
Francis Coppola'nın Los Angeles'taki şirketiydi bu.
Böylece hayatı yeniden iyiye gitmeye başladı.
Burada bir rutinim var.
Sabahları otobiyografime çalışıyorum,
saat 11 gibi de yürüyerek stüdyoya gidiyorum.
Trafiği böyle durduruyorum.
Bunu New York'ta yapsam beni ezip geçerlerdi.
California'da her şeyi yapabiliyorsun.
İster inanın ister inanmayın,
bu muhteşem bina
Technicolor'dan Doktor Kalmus tarafından Technicolor için inşa edildi.
Art deco tarzında muhteşem bir bina.
Ne günlermiş.
İhtişamlı Technicolor!
Günaydın Albayım. Bana bir şey geldi mi?
Tamam.
Michael, Kent'in Bekesbourne köyünde 1905'te doğmuş
ve şerbetçi otu yetiştiren bir adamın oğlu olarak
kırsalda büyümüş.
Film kariyeri 20 yaşındayken başlamış.
No comments yet. Be the first to leave one.