The Turin Horse

The Turin Horse (A torinói ló)

Download Turkish undertekster

Udgivelsesinfo

The Turin Horse 2011 LiMiTED 1080p BluRay x264-ROVERS [PublicHD]
En kommentar af enro7

Tags

bluray
Udgivet den: 2024-06-11
Downloads: 93
Hørehæmmede: No

Forhåndsvisning af Turkish undertekster

De første 148 linjer.

TORİNO ATI

3 Ocak 1889'da Torino'da, Friedrich Nietzsche...

Via Carlo Alberto'daki altı numaralı kapıdan çıkar...

belki bir yürüyüşe çıkmak...

belki de postaneye gidip mektuplarını almak için.

Ona pek uzak olmayan bir yerde, ama gerçekte ondan oldukça uzakta...

bir arabacının başı, inatçı atıyla beladadır.

Tüm çabalarına rağmen at hareket etmeyi reddeder...

bunun üzerine arabacı, (Giuseppe mi, Carlo mu yoksa Ettore mi?)...

sabrını kaybeder ve kırbacını ata indirir.

Nietzsche kalabalığın yanına gelir...

ve bu sırada öfkeyle köpüren arabacının vahşi sahnesine son verir.

Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche aniden arabaya atlar...

ve kollarını atın boynuna sarıp hıçkırarak ağlamaya başlar.

Komşusu onu evine götürür...

burada iki gün boyunca bir kanepe üzerinde...

hareketsiz ve sessiz bir şekilde yatar...

ta ki zorunlu olan o son sözlerini mırıldanana kadar:

"Anne, ben bir aptalım."

Ve bir on yıl daha, bunamış ama uysal bir halde...

annesi ve kız kardeşinin bakımında yaşar.

At hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz.

Çeviri: nutuzar

BİRİNCİ GÜN

Hazır.

Yatağına git.

Hey!

Hey, sen!

Ne oldu?

Sen de mi duyamıyorsun?

Neyi?

Tahtakuruları... Sesleri çıkmıyor!

Onları 58 yıldır duyuyordum.

Ama artık duymuyorum.

Gerçekten durmuşlar.

Bütün bunlar ne için, baba?

Bilmiyorum.

Hadi uyuyalım.

Arkasına yaslanır ve battaniyeyi üzerine çeker.

Ohlsdorfer yan döner...

ve gözlerini pencereye sabitler.

Kız tavana, babası da pencereye bakar.

Ara sıra çatıdan bir kiremidin düştüğü ve gürültüyle parçalandığı duyulur.

Fırtına evin etrafında acımasızca kükrer.

İKİNCİ GÜN

Gel buraya!

Kımıldamadığını görmüyor musun?

Yeter!

Buraya gel!

Yemek hazır.

Votkam bitmiş. Bana bir şişe verir misin?

Şunu dolduruver.

- Neden kasabaya inmedin? - Rüzgar onu uçurup götürdü.

Ne durumda?

Harabeye döndü.

Neden harabeye dönsün ki?

Çünkü her şey harabeye dönmüş, aşağılanmış durumda...

ama diyebilirim ki her şeyi mahvedip harabeye çevirenler onlar.

Çünkü bu, sözde masum insanlar eliyle gelen bir felaket değil.

Tam tersine...

bu, insanın kendi hüküm verme yetisiyle ilgili...

kendi varlığı üzerine kendi hükmüyle ilgili bir durum...

ki elbette bunda Tanrı'nın da parmağı var...

ya da şöyle diyeyim: O da işin içinde.

Ve O'nun içinde yer aldığı her şey...

hayal edebileceğin en dehşet verici yaratımdır.

Çünkü görüyorsun, dünya yozlaşmış durumda!

Bu yüzden ne söylediğimin bir önemi yok...

Her şeyi sinsice, el altından bir kavgayla elde ettikleri için...

hepsi, her şey yozlaşmış halde.

Çünkü dokundukları her şey...

ki her şeye dokunuyorlar...

hepsi değersizleşiyor!

Zafere kadar işlerin yolu buydu.

Nihai zaferin gururlu sonuna kadar.

Ele geçir, yozlaştır.

Yozlaştır, ele geçir.

Ya da istersen farklı bir şekilde ifade edeyim:

Dokun, yozlaştır ve böylece ele geçir.

Ya da dokunuldu, ele geçirildi ve böylece yozlaştırıldı.

Bu yüzyıllardır böyle devam ediyor.

Ettikçe ediyor!

Bu... sadece bu...

bazen sinsice...

bazen kabaca...

bazen nazikçe, bazen de acımasızca...

ama hep devam ediyor...

Ama hep tek bir şekilde...

sanki bir fare pusudan saldırıyormuş gibi.

Çünkü bu kusursuz zafer için...

diğer tarafın da...

aynı şekilde mükemmel ve asil olan hiçbir şeyin...

herhangi bir kavgaya girmemesi gerektiğini düşünmesi şarttı.

Herhangi bir mücadele olmamalıydı...

sadece bir tarafın aniden ortadan kaybolması...

yani mükemmelin, yücenin, asilin yok olması gerekliydi.

Bu nedenle pusudan saldıran bu muzafferler artık yeryüzüne hükmediyor...

ve onlardan bir şey saklanabilecek...

küçücük bir köşe bile yok...

çünkü ellerini atabildikleri her şey onlara ait.

Ulaşamayacaklarını düşündüğümüz ama ulaştıkları şeyler bile...

onlara ait.

Çünkü gökyüzü zaten onların ve tüm hayallerimiz.

Şu an'ın kendisi onların, doğa, sonsuzluk, sessizlik hepsi onların.

Ölümsüzlük bile onların, anlıyor musun?

Her şey, her şey sonsuza dek kayboluyor!

Ve deyim yerindeyse...

o birçok asil, büyük ve mükemmel olan, orada öylece durdular.

Tam bu noktada durdular...

ve anlayıp kabul etmek zorunda kaldılar ki...

ne Tanrı ne de Tanrılar var!

O asil, büyük ve mükemmel olanlar...

bunu en baştan anlamak ve kabul etmek zorundaydılar.

Ama tabii ki bunu anlamaktan acizdiler.

Buna inandılar...

ve kabul ettiler...

ama anlamadılar.

Orada öylece durdular...

şaşkındılar ama yılmadılar...

ta ki beyinlerindeki o kıvılcım sonunda onları aydınlatana kadar.

Ve bir anda kavradılar ki...

ne Tanrı ne de Tanrılar var!

Bir anda ne iyinin ne de kötünün olduğunu gördüler.

Sonra gördüler ve anladılar ki...

eğer durum buysa...

artık kendileri de yok!

Sanırım bu onların sönüp bittiğini...

yanıp tükendiğini söyleyebileceğimiz an olabilir.

Çayırda için için yanmaya bırakılan bir ateş gibi yanıp tükendiler.

Biri sürekli kaybeden...

diğeri ise sürekli kazanandı.

Yenilgi, zafer, yenilgi, zafer...

ve bir gün burada...

bu civarda...

fark etmek zorunda kaldım...

ve fark ettim ki...

"dünyada hiçbir değişiklik olmadı ve olamaz..."

Diye düşündüğümde gerçekten yanılmışım.

Çünkü inan bana...

artık bu değişimin...

gerçekten meydana geldiğini biliyorum.

Hadi oradan! Saçmalık bu!

ÜÇÜNCÜ GÜN

Palto!

Yemiyor.

Yiyecek.

Ye!

Yemek zorundasın!

More Turkish subtitles for The Turin Horse

  • YTS · 35 downloads · 2023-11-17

Kommentarer

No comments yet. Be the first to leave one.

Keep it about this subtitle — sync, quality, typos.500 characters left