Die ersten 200 Zeilen.
Ne zaman bir haine mi dönüştüm?
Hain olmayanlar için çok önemli ama biz hainler için
formaliteden ibaret bir soru bu.
Gelip çatana kadar yavaş yavaş gelişen bir an söz konusu.
Öylesine bir düşünce olmaktan çıkıp eyleme dönüştüğü
bir an vardı sanırım.
Yine de insanın birtakım gençlik hatalarından dönme şansı
her zaman vardır.
Neticede her genç adamın hayatında aklından ihanetin geçtiği
anlar mutlaka olmuştur diye düşünüyorum.
Suç ortağı bir arkadaş. Bir yoldaş.
Doğru zamanda ve doğru yerde
karşına çıkabilir ve insan harekete geçebilir.
Ama bu ömür boyu hain olarak kalacağın anlamına mı gelir?
Yani, ben öyleyim bence.
Ama ne zaman döndüğüm sorusuna gelecek olursak,
hiç dönmemiş ve asla dönmeyeceğini düşünenlerin
merak ettiği bir soru bu bence.
Gazetecinin, milletvekilinin,
Clapham otobüsündeki adamın.
Müfettiş, memur, ajan ve tabii ki benim için bu soru
en iyi ihtimalle bir an akla gelip hemen unutulacak bir şeyden ibaret.
Emin olduğum tek şey, bir zamanlar hain değildim, şimdiyse hainim.
Gerçekler bunlar.
Bir istihbarat hikâyesi yatıyor burada.
Kandırma, bir İngiliz sporudur.
Sanırım daha okul çağındayken öğrendim, yalan söylemenin sadece
zafer kazanmak için değil, aynı zamanda ayakta kalmak için bile şart olduğunu.
O andan itibaren yalan söylemek çok kolay bir şey haline geldi,
dostu düşmandan ayırmak için odadaki insanlara hızlı göz atmak mesela,
bunun mükafatlarını da zevkle topladım.
Dört bir yanımda, bahçıvanların özenle bakımını yaptığı bir bahçe gibi
titizlikle korunan, iç içe geçmiş yalanlardan oluşan bir ağ var.
Görgü, siyaset, ticaret ve diplomasi diyoruz
bu işlevsel yalanlar mozaiğine ve onun vasileri olarak yetiştiriliyoruz.
Ama en iyi İngilizin kendine de yalan söyleyebilen ve bunu evinde
tek başınayken veya Tanrı'nın unuttuğu bir işkence tezgahında bile sürdürebilen
kişi olduğu fikrini ben bile benimsemedim hiç.
Casusluk dediğimiz o yalan, bir İngiliz sanatı.
Bu yalanlar ağı, İngiltere'ye hükmediyor. Nasıl hükmetmesin?
Bizi ele geçirmiş olan intikam, kontrol ve sahip olma arzumuz düşünülürse,
adabımuaşereti korumazsak barbarlar gibi birbirimize bıçak çekmemiz an meselesi olur.
Mağaralarda ve barakalarda yaşarız.
İşte bu yüzden bu imparatorluğu kurduk,
temeline de arzularımızı itinayla yönetmeyi yerleştirdik ki
bu arzuların etkileri ve fetihleri
genellikle içe değil dışa yönelsin.
İçeridekiler başka, dışarıdakiler bambaşka.
Şeytani bir milletiz biz.
Bu büyük oyun delikanlılarla başladı, çocuklarla değil.
ÖLÜM HER YERDE
Yani okulları dolduran, o soluk benizli müstakbel zalimlerle de
adamlarla da başlamadı. Ufak çaplı devlet okullarımızda
aklını yitirmiş sorunlu eski süvarilerden gibi gezen,
şiddet ve yağmadan başka bir şey bilmeyen
ve biz oğlanlara biraz fazla ilgi duyan o adamlarla.
Donuk, hayalgücü kıt, güçlüye yaltaklanan, zayıfıysa ezen tipler.
Ama delikanlılara
babamın evine döndüğüm her yaz hayranlık besledim.
Çalışmaya, biraya ve kızlara duydukları açlığa kıyasla abartı bir hayranlıktı belki.
Bu delikanlıların çoğu, geride kalmış, paramparça olmuş bir gençliğin kalıntısıydı.
Olmadığımız ve olamayacağımız her şeyi onların vücudunda görüyordum.
Tüm hayatımı onların sert ve unutulmuş kaslarına adamaya yemin ettim.
Adale, vücut, vatana hizmet. İnsanı vatansever etmeye yeter.
Alfred Butterworth. Benimki oydu.
Benden on yaş kadar büyüktü,
babamın evinin oradaki tarlalarda çalışırdı.
Ve diğerleri güneşin peşinden koşarken, güneş de sanki onun peşinden koşardı.
Gençliğimin kutsal bir hatırası.
Evliydi tabii ki
ama hasat zamanı otların üstünde benimle olmaya da çekinmezdi,
ağzıma vermeye de.
16 yaşındayken tanıdığım çocuklar vardı ama böyle delikanlıyla ilk kez tanışmıştım.
Muhtemelen siperlerde öğrendiği birkaç şeyi bana da öğretti.
O yaz onun için cinayet bile işleyebilirdim.
Beni dere kenara sürüklerkenki kuvveti,
her hareket ettiğinde aldığım kokusu,
bira ve sigaranın tükürüğüne işleyen acı tadı.
Tanrım, aklımı koru.
Yine de arzuladığım o bedende bile sınıfın izlerini görebiliyordum.
Savaştan kalma gençlik yaraları.
Yerden kalkıp kendini temizlerkenki ağır aksak hareketleri,
her gün yaptığı işlerin ağırlığı altında çoktan ezilmiş kemikleri.
O güzelim vücudunun bitkinliğiydi beni kızıllara iten.
Cambridge'e başladığımda çoktan kanıma girmişti.
Sınıfıma duyduğum nefret içimde kaynıyordu çoktan.
Her seremonide ve kuralda, her yelekte ve gemici şarkısında
kendi sınıfımın Alfred'inkini aşağılayışını görmeme sebep olan bir nefret.
Ama eşiyle birlikte dedelerimizden kalma dünyada yaşlanacak Alfred'in aksine
ben tam yeni çağa göreydim.
Cambridge'de bize Bolşevik veya ütopyacı deniyordu.
KIZIL EV
Pazar okulunda barış ve kardeşlikle büyüyen çocuklar gibi, ütopyacı.
1930'ların ilk günleriydi.
Sınıf savaşının şokunu yaşıyorduk. Rusya'daki devrim.
Sonra Almanya'daki ihanet. Genel Grev denen ihanet.
Merkezi hükümetin ihaneti.
İşçi sınıfının attığı her adım, sermayeyi sağlamlaştırdı.
Ütopyacılar mı? Hayır.
Bizi evlerimizden mezarlara ne kadar hızlı sürükleyebileceklerini
gördük.
Bolşevik tabiri daha isabetliydi
ve entrika ve casusluğun faydalarına
hemen ikna olduk.
Kimileri daha sinsi, kimileri daha şiddet doluydu.
Pus ve duman dolu günlerdi.
Kuraya girip burs veya başka bir yolla gelen
ufak bir madenci grubunu çok net hatırlıyorum.
Devlet okulu komünistlerinin, bu işçilere dair hoş ve genç fikirleri vardı,
tarihin özneleri olarak.
Benim için öyle değildi. Ben Alfred'i görüyordum,
öfkeli, kusurlu, bitkin. Tıpkı devrimde olduğu gibi,
kusurları onu çok daha fazla mücadeleye değer kılıyordu.
Hoş ve genç fikirler, çayırlara sabahları düşen sis gibiydi,
dokunduğu her şeyi serinletip nemlendiren bir şeydi
ama ülkenin işi değildi bunlar.
Çitler ve sürülmüş topraklar da,
havlayan köpekler ve ayağa yapışan kurumuş inek boku da değildi.
Cambridge'in işi, ülkeninkiyle aynıydı. Kandırmaca ve dedikodu.
Sahte dostluklar ve züppelik. Felakete mahkum tutkular ve siyaset.
Evet, felaket aslında.
Felaket, sabahın ilk ışıklarıyla hizmetçilerin yaktığı kömürlerden çıkan
kapkara dumandı,
gençlik tutkularının o tatlı sisine karışan kara duman.
İkisinin kokusunu ayrı ayrı almak mümkün değildi.
Nefes aldığınızda, üniversite atkınıza
ne kadar sarınırsanız sarının, ikisi de ciğerlerinize dolardı.
İşte bu tatlı ve mide bulandırıcı sabah sisinin içinde
Kızıl Ev'deki bir toplantıya ilk defa denk geldim.
Durun, göstereyim hatta.
Magdalene'deki Fellows' Garden'ın arkasında
Cam'in orada kırmızı tuğlalı bir Kremlin. Maurice Dobb burada yaşardı.
Kızıl Ev gibi, sağlam ve kesinlikle orta sınıf.
Yine de öğrencilerini tarihin ilerleyişi konusunda daha kapsamlı
ve eleştirel okumalar yapmaya yönlendirdi ta ki sağlam ve hazır halde,
adına yaraşır bir sınıf mücadelesini
şekillendirmek için gerekli araçlarla dünyadaki yerimizi almaya hazır olana dek.
Kimileri bu okumaları rahatça yapıp geçti,
benim gibi bazılarıysa kendini o kadar kaptırdı ki
sonunda bu fikirleri tamamen özümseyerek tüm dünyayı bu gözle görmeye başladı
ki ideoloji dediğin bunu yapmalı zaten.
Tabii isim vermek olmaz.
Gerçi bu isimlerin birçoğu artık ünlü saylır,
zira özgürleşme mücadelesine katkı sağlama amacı güden dersleri
ya meyvelerini verdi ya da boş çıktı çoktan.
Ben tek bir isim vereceğim.
Edwin.
Katı siyasi fikirlerinden ziyade mülayim ifadesiydi
beni sürekli o uzun toplantılara çeken.
Edwin tam anlamıyla bir müritti.
Hocanın dizinde dibinde oturur,
Dobbs'un onun fikirlerini ahenkle düzenlemesine izin verirdi,
yaşça büyük bu adamın bilgeliğinin, dürtülerini kontrol altına alacağını bilerek.
Ayrıca Cambridge Havarileri adlı ufak bir topluluğun da parçasıydı.
Son derece zeki 12 genç adamdan oluşan değişken ve gizli bir grup.
Kendilerini bilgiye adamışlardı
ve aralarında Hıristiyanlığa aykırı bir sevgi kültürü geliştirmişlerdi.
Benden sadece bir-iki yaş büyüktü
ama sakin ve nazik bir havası vardı.
Benim içimdeki kaosun tam tersiydi yani.
Çimenlerde kol kola yürüyüp
sadece Lenin'e değil, Poussin'e,
Clausewitz'e ve akla gelebilecek her şeye dair fikirlerimizi paylaşırken
sakinliği bana çok çekici gelirdi.
Taşkın ve bencil üniversiteli çocuklara tezat oluşturan bir adam.
Yumuşacık saçlarını, kulaklarının arkasına sıkıştırırdı.
Yürürken
saçları alnına düşer, farkına varmadan tekrar kulaklarının arkasına atardı.
Beni baştan çıkardı
ama esas benim onu baştan çıkardığıma inandırdı beni.
Sadece bir kerelikti ama her şeyi anlamam için bana bir kere yetmişti.
Birkaç hafta sonra Edwin bir yoldaşıyla tanışmak ister miyim diye sordu bana.
Almanya'dan ayrılmış olan bu adamla Londra'da tanışmıştı.
Benimle ilgilenebileceğini söyledi.
Yolculuk sırasında bacağıma dokundu.
Sonrasında örgütlenme sürecinden daha fazlasını beklediğimi fark ettim.
Yine de katıldım aralarına.
Grubumdan sadece birkaç kişiyi tanıyordum: Guy, Michael ve Kim.
Tanıyacaksınız onları tabii. Gerisini tanımama gerek yoktu
ama minik misyonerler gibi, rotamız belirlenmişti.
Olgunlaşmamız için bir on yıl gerekecekti
ama o gün geldiğinde ömrümüzün üçte birini NKVD ajanları olarak geçirmiştik bile.
Fikirlerim en çok Edwin'inkilerle uyuşuyordu.
Birbirimizin düşüncelerini okuyorduk.
Beni bir kez daha örgütlemesi için nasıl can attığımı
en başından beri bildiğini fark ettim,
birbirimizin tenine ilk kez dokunduğumuz o anı tekrar yaşamak istediğimi.
Yıllardır yakın olmamıza rağmen
ne zaman ona dokunsam veya o bana dokunsa
çimenlerdeki o temasının heyecanını yitirdiğini sezerdim bir şekilde,
ya gönülsüz öpüşür ya da hiç öpüşmezdi.
Benim arzumu bir peygamber sabrıyla idare ediyordu
ama gözlerinde görmek istediğim o bakışı, sadece başkalarına baktığında görüyordum.
Metroda bir adamla göz göze geldiğinde
veya British Museum'da müsaade isteyip
genç bir resim öğrencisinin peşinden tuvalete gittiğinde.
Bana duyduğu arzu azalmıştı,
ışıklar sönmüştü.
Ama ben onun için yanıyordum hâlâ.
Ama bunlar şahsi meseleler, casus olma nedenlerimizi araştıran
No comments yet. Be the first to leave one.