Οι πρώτες 200 γραμμές.
Şakırdayan bir zil
ve Amerikalı bir ailenin etkilenen yaşamı.
KAZABLANKA - MARAKEŞ
Baba, daha önce Afrika'da bulunmadığımdan emin misin sen?
Tanıdık geliyor.
Geçen yaz, arabayla Las Vegas'a giderken aynı sahneyi görmüştün.
Elbette. Babacığın bütün parasını barbut masasında...
-Hey! -...kaybettiği zaman.
Bak! Bir deve.
Burası aslında Afrika değil, tatlım. Fransız Fası.
-Şey, Kuzey Afrika. -Hala Las Vegas'a benziyor.
Sahara Çölü'nün 160 kilometre kuzeyindeyiz.
Farkındasın, değil mi evlat?
Bilmem ki, okulda buna kara kıta diyorlar.
Indianapolis'ten tam iki kat parlak.
-Sen bir de Marakeş'i gör. -Marakeş mi? İçki ismi gibi.
Sahiden öyle.
Bir saniye. Bir saniye. Dur bakalım. Mesele ne?
Size kesinlikle bir teşekkür borcum var.
Yardım etmeseydiniz, bir şey olabilirdi burada.
Benim için zevkti, mösyö.
Hayatta hepimizin ufak bir yardıma ihtiyacı olduğu anlar gelir.
Evet. Peki, sorun neydi?
Sizin ufaklık yanlışlıkla karısının peçesini çekip açmış.
-Anladınız mı? -Evet.
-Hank! -Eşimi tanıştırayım, Bayan McKenna.
-Memnun oldum. -Ben de, madam.
-Adım, Louis Bernard. -Size çok teşekkür ederiz, Bay Bernard.
-Bu oğlumuz, Hank. -Merhaba, Hank.
-Merhaba. Arapça konuşuyorsunuz. -Birkaç kelime.
Neden o kadar kızgındı? Sadece kazaydı.
İslam dini aksilikleri pek hoş görmez.
Evet, sanırım öyle.
-Acaba ben... -Lütfen, Jo'nun önüne oturabilirsin.
Adını Hank sandım.
Hayır, eşimin adı. Jo. E'si yok.
-Çok farklı. -Josephine'in kısaltılmışı.
Uzun zamandır onu böyle çağırdığımdan, kimse başka bir isimle anmaz.
-Anmaz mı? -Hayır.
-Ben anıyorum. Anne. -Tabii, onu unuttum.
Şimdi şu küçük kazaya dönelim.
Müslüman bir kadın hiçbir şart altında,
-peçesini açmaz. -Anladım.
-Damardan mı besliyorlar onu? -Sus, Hank.
Boyundan büyük oldu bu laf.
Ben bir doktorum.
Şey, o da doktor gibi.
Evet, hemoglobin yazabiliyor.
Tabii, kedi köpek gibi kelimelerle bazen başı dertte.
Görev yerin neresi, Doktor?
Indianapolis, İndiana. Good Samaritan Hastanesi'nde.
Marakeş'e geliş nedenin ne?
Şöyle, Paris'te bir tıp kongresine katılıyorduk.
Madem, Avrupa'ya kadar geldik,
Fas'a tekrar gelip görebilirim, dedim.
Afrika'yı babam kurtardı.
Savaş zamanı, Kazablanka'daki sahra hastanesinde görevliydim.
-Siz Fas'ta mı yaşıyorsunuz, Bay Bernard? -Hayır.
Sanırım, buraya doğrudan Paris'ten geldiniz.
Lizbon ve Roma'ya kısa bir ziyaret yaptık.
-Sonra da Kazablanka. -Evet, Kazablanka.
Marakeş'in keyfini çıkarmak için zamanınız olur umarım.
Bakacağız. En fazla üç günümüz var.
La Mamounia veya La Menara'daki otellerde mola vereceksiniz tabii ki.
Neden bunu söyledin?
Çünkü, ağzının tadını bilen turistlere göredir.
-Bay Bernard siz Fransa'da mı yaşıyorsunuz? -Ara sıra.
-Salyangoz yiyor musunuz? -Bulacak kadar şanslıysam.
Şey, acıktığınızda, bizim arka bahçede sürüyle var.
Davet için teşekkürler.
Sorun değil. Onlardan kurtulmak için her yolu denedik.
Asla bir Fransız aklımıza gelmemişti.
Gel bakalım.
Otele kadar bizimle takside gelmek ister misiniz?
Çok naziksiniz Doktor, ama yapmam gereken işler var.
-Anlıyorum. -Ne iş yapıyorsunuz, Bay Bernard?
Ama oraya sonra gelirim. Belki akşam bir içki içeriz.
Hayır, süitimize gel. Orada iki tek atarız.
-O durumda ben sizi yemeğe götürürüm. -Olmaz, haksızlık bu.
Marakeş'i biliyorum. İlginç bir Arap restoranı gösterebilirim.
Hem yemek farklı, hem de doğuya özgü şekilde yeniyor.
Buraya gelme nedenimiz bu. Ne dersin Jo?
-Arap gecelerinden birine katılalım mı? -Bayılırım.
Otele nasıl gitmeyi arzu edersiniz? Taksiyle mi, at arabasıyla mı?
-Hay Allah, hiç bilmiyorum. -Fayton! Ben faytona binmek istiyorum!
Evet, fayton olacak gibi. Görüşürüz.
Av revoir. Kokteyle katılmanızı dört gözle bekliyorum.
-Hoşça kal. -Hoşça kal. Haydi.
Hank, şoförün yanına otur.
Nasıl beğendiniz mi? Üstü açık at arabası.
Bernard'ın o Arapla konuştuğunu gördüm az önce.
Hangi Arap?
Peçeyi açtığı için Hank'e bağıran Arap.
Samimi dostlar gibi konuşuyorlardı.
Daha önceden tanıyor olabilir. Ne demek bu?
Bay Bernard, çok gizemli biri demek.
Ne? Bana tamamen normal göründü.
Söyle bakalım, hakkında ne biliyorsun?
Ne mi biliyorum? İsmini biliyorum. Orada oturup, konuşuyorduk.
Bu adam hakkında hiçbir şey bilmiyorsun.
Ama o senin hakkında her şeyi biliyor.
Dur bakalım.
Indianapolis, İndiana'da yaşadığını biliyor.
Good Samaritan Hastanesi'nde doktor olduğunu da biliyor.
Paris'te bir tip kongresine katıldığını da.
Artı, Roma, Lizbon ve Kazablanka'ya birkaç günlük
-bir ziyaret yaptığını da. -Pekala.
Kuzey Afrika'da sahra hastanesinde çalıştığını da biliyor.
Tatlım, bu öylesine bir konuşma. Hepsi bu.
Sevgilim, sen öylesine konuşmuyordun.
Her türlü soruyu sana soruyordu, sen de cevaplıyordun.
Bari pasaportunu da verseydin.
Peki, ne farkı var?
Sadece konuştuk. Saklayacak bir şeyim yok.
-İçimden bir ses, Bay Bernard'ın var diyor. -Yapma, sevgilim.
Fas gizemli bir şehir ama aklımızı yitirmemiz gerekmiyor.
-Biliyorum. Ne olduğunu biliyorum. -Ne?
Bu herif sana soru sormadığı için alındın.
-Keh keh ne komik! -Keh keh.
-Neyse bu acımı dindirir. -Ne acısı, anne?
Sadece bir deyim, tatlım.
-Sürücü ücretini halleder misiniz? -Tabii efendim.
-Adım McKenna, Doktor McKenna. -Her şeyi hallederim, efendim.
-Haydi ama. -İzleniyoruz.
Ne? Yapma ama!
Çok iyi bir doktor olacak.
Haydi tatlım.
İkinci kıta.
Yakala.
-Bu dansı bana lütfeder misin? -Evet.
Peki.
Muhteşemsin.
-Çocuğun yemeği geldi. -Tamam, içeri gel. Hemen şurada.
Karınızın ne kadar güzel şarkı söylediğini size anlatamam.
-Çok güzel, değil mi? -Harika.
-Kestiğim için üzgünüm. -Birçok kez ben bu duyguya kapılmışımdır.
Her şey yolunda.
-Müdür bize çocuk bakıcısı buldu. -Güzel.
Bayan McKenna, içki sunma zevkini bana bağışlayın.
Çok memnun olurum. Teşekkürler.
Amerika'da sahneye çıkıyor muydunuz, Bayan McKenna?
Evet, Bay Bernard, Amerikan sahnelerindeydim.
Hatta Londra ve Paris'te de.
Fransız olduğunuz için sanırım Paris'te görmüştünüz beni.
Bilirsiniz, tiyatro zaman ister, benim için zaman büyük lüks.
Paris'te bulundunuz mu hiç, Bay Bernard?
Ben orada doğdum.
Ne iş yapıyorsunuz?
Alırım ve satarım.
-Ama ne? -En iyi karı ne bırakırsa.
Peki, şimdi Marakeş'te ne alıp satıyorsunuz?
Daha çok sahne hakkında konuşmak isterim.
Hangi gösterilerde olduğunuzu...
Bir saniye izin verir misiniz? Geliyorum.
-Hayır, hallederim. -Hayır, ben açarım.
Mösyö Montgomery'nin odasını arıyorum.
Benden içki istemişti, ben de...
Affedersiniz, burada Montgomery diye biri yok.
Özür dilerim, mösyö. İstemeden rahatsız ettim.
Tamam.
-Telefonu kullanabilir miyim? -Tabii, orada.
-Annel -Evet?
-Bu eti kesemiyorum. -Ben yaparım tatlım.
Alo?
Çok üzgünüm ama bu gece sizinle yemeğe gelemem.
Çok önemli bir konuyu atlamışım, şimdi ilgilenmem lazım.
-Anlıyorum. -Belki başka bir akşam.
Tabii ki. Yine birlikte oluruz.
-Hoşça kal. -Hoşça kal.
-Hoşça kal. -İyi geceler.
İyi geceler.
Adım McKenna.
Elbette, otelden aramışlardı. Lütfen, beni izleyin.
-Burayı rahat bulursunuz, umarım. -Çok teşekkürler.
Tatlım, sen buraya geç. Ben oraya oturayım.
Elbisemin üzerine oturdun.
Evet.
Yemekten önce mutlaka ellerimizi yıkarız.
Teşekkürler.
-Şu insanlar bize bakıyorlar. -Hangi insanlar?
-Tam arkamızdakiler. -Ne?
-Evet. -Aİ.
Otelin önünde de bakıyorlardı.
-Jo, kafanda kurmayı keser misin? -Kurmuyorum.
İyi akşamlar. Son derece kaba olduğumu düşünüyorsunuzdur.
Sizi otelde gördüğümden beri izlemekteyim.
-Siz şu meşhur Jo Conway misiniz? -Evet, oyum.
Demedim mi? Haklı olduğumu biliyordum. Ben Lucy Drayton, bu da kocam.
-Nasılsınız? -Sizler nasılsınız?
Doktor ve Bayan McKenna'yız.
Karım, birkaç yıl önce Bayan McKenna'nın Londra Palladium'da çıktığını söylüyor.
Şimdilerde çok az gösteri oluyor. Edward şu mıymıntı tiplerden.
O yüzden kendimi plaklarınızla avutmak zorundayım.
Bayıldığımı itiraf etmeliyim.
Caz mı ne diyorsunuz, hiç sevmem ben.
-Çok teşekkür ederim. -Londra'ya ne zaman dönüyorsunuz?
Mesleki açıdan asla gibi.
-Sahneleri bırakıyorum demeyin. -Geçici olarak, evet.
Şey, ben doktor olduğum için,
doktor eşlerinin o kadar fazla zamanı...
No comments yet. Be the first to leave one.