Casablancas, l'homme qui aimait les femmes
La unuaj 200 linioj.
MAYIS 2011'DE JOHN CASABLANCAS NEW YORK'TA ARKADAŞI HUBERT WORONIECKI İLE BULUŞTU.
ÜÇ GÜN BOYUNCA BİR STÜDYODA HAYAT HİKAYESİNİ KAYDETTİLER.
O ZAMAN BİLMEDİKLERİ JOHN'UN İKİ YIL SONRA, TEMMUZ 2013'TE
KANSERDEN ÖLECEĞİ
VE BU KAYDIN EN GÖRKEMLİ ÇAĞLARDAN BİRİNE DAİR
EŞSİZ BİR ÖLÜM SONRASI KANITI OLACAĞIYDI.
Bayanlar ve baylar, işte bana benzeyen bir adam.
Zorlu rakiplerle savaşarak yeni bir işe girdi
ve başlangıçta sadece hırsı, kararlılığı
ve güzel kadınları görme yeteneği vardı.
Sıradaki konuğum mankenlerin arkasındaki adam olarak biliniyor.
Elite Model Management'ın kurucusu ve başkanı
ve Iman, Carol gibi mankenleri temsil ediyor.
Onların kariyerlerini belirleyen adam.
Elite Model Management'ın kurucusu.
Bu güzellik meselesini anladığımı söyleyemem
ama bunu yapabilen biri varsa ilk konuğum olur.
Muhteşem hayvanları arayan büyük oyunun peşinde bir avcı.
Ve yıllar boyunca mankenlik sahnelerine düşen en ateşli şey.
İsmi dünya çapında profesyonel mankenlikle eşleştiriliyor,
Elite mankenlik ajanslarının başkanı
Bay John Casablancas'yı takdim etmek benim için onurdur.
Birçok kez insanlar hayat hikayemi anlatmamı istediler.
İyi akşamlar.
Yaklaşık 20 yıldır, dünya çapında
mankenler keşfediyor, geliştiriyor ve onlarla çalışıyorum.
Biri bana "İşin çok kolay. Tek yapman gereken kendini güzel kadınlarla
çevrelemek." dediğinde çok memnun oluyorum.
Ama bundan fazlası var.
Bu konunun eğlenceli olsa da ilgi çekici olduğundan
emin değildim.
Hayatım bazen dolu ve heyecanlı bazen de boş ve yüzeysel gelebiliyor.
Başarılı ve macera dolu mu oldu?
Cindy Crawford, Karen Mulder ve Linda Evangelista'yı o yarattı.
Kesinlikle.
Ama hepsinin bir anlamı var mı?
Gerçekten bilmiyorum.
Yaptığım şeyler dünyayı değiştirmedi, ama Tanrı şahittir, çok eğlendim.
Dünyanın en iyi işini yapıyorsunuz, değil mi?
-Evet. -Tebrikler.
Geldiğiniz için teşekkürler.
Ben şans eseri New York'ta doğan bir Katalan'ım.
Ailem Barselonalı.
Büyükbabam, Fernando Casablancas,
pamuğu ipliğe çeviren bir makine icat etmiş.
Tanınmış ve saygıdeğer bir iş adamı.
Temmuz 1936'da, İspanya İç Savaşı çıktığında, ailem
Costa Brava sahilinde ağabeyim Fernando ile tatildeymiş.
Darbeyi duyar duymaz, eşyalarını toplayıp
arabalarına binip Fransa sınırına gitmişler.
Ailem artık göçmen,
birinci sınıf seyahati bilen göçebe çingeneler gibiler.
Almanya komşularını işgal etmeye başlayınca
babam tekrar kaçma zamanı olduğunu düşünmüş,
bu kez Atlantik'in diğer tarafına.
Böylece Aralık 1942'de,
karlı ve soğuk bir kış günü New York'un arka mahallelerinde
ben dünyaya gelmişim.
Doğumumdan kısa bir süre sonra ağabeyim verem olmuş.
Doktorlar kuru bir hava önermişler.
Aile bir kere daha toplanmış
ve Meksiko'da büyük bir eve taşınmışız.
Hayatımın ilk yılları
New York ve Meksika arasındaki tren yolculuklarıyla geçti.
Birinci sınıf kompartımanı kiralardık.
Pencerenin kenarına oturur ve atlarıyla trenin yanından geçen
gerçek kovboylar görmeyi umut ederdim.
Amerika boyunca yaptığımız yolculuklardan harika anılarım var.
1940'ların sonunda Avrupa'daki durum evlerini özleyen ailemin
ana yurtlarını ziyaret etmesine yetecek kadar sakinleşmişti.
Sonunda, İsviçre'de Cenevre'ye taşındık.
Kültürel olarak kendimi hep Fransız olarak düşünmüşümdür.
Aslında, Katalan ruhum, Fransız aklım ve Amerikan kimliğim var.
Sekizinci doğum günümden sonra doktorlar anemi olduğumu fark etti.
Ailem beni Le Rosey adında bir yatılı okula göndermeye karar verdi.
Le Rosey okulu 16. yüzyıldan kalma bir kaledeydi.
Etrafında bahçeler, her tür spor alanı ve olimpik bir yüzme havuzu
gibi spor tesisleri
ve ormanın ortasında dağ tarafına doğru uzanan bir göl vardı.
Noel'den Paskalya'ya kadar
bütün okul Gstaad'daki dağ evlerine taşınırdı.
Orada, her gün, dersler arasında birkaç saat kayak yapabilirdik.
Le Rosey bizi dış dünyanın acımasız gerçekliğinden koruyordu.
Basit bir yaşam sürüyorduk.
Ana ilgilerimiz kızlar ve futboldu.
Yıllar geçtikte, daha fazla kızlar ve daha az futbol.
Bunlar çok mutlu yıllardı.
Bekaretimi 1958 yılında bir yaz akşamı 15 yaşındayken
Fransız Rivierası'ndaki Cannes'da kaybettim.
Yazları kuzey Fransa'da geçiriyorduk.
Büyülü zamanlar olduğunu hatırlıyorum.
Bir gün, havuz kenarında uzanmış annemle güneşlenirken
bir adam bize bakarak yaklaştı.
İsmi Albert'tı.
Eski ve gözden düşmüş bir playboydu.
Annemle yolları 20 yıl önce Buenos Aires'te kesişmiş.
Albert'a eşlik eden iki güzel kadın vardı.
27, 28 yaşlarında,
muhteşem Danimarkalı bir esmer ve Desiree,
sarışın, mavi gözlü bir İsveç güzeli.
Birkaç gün sonra, Desiree yanımdan geçtiğinde Croisette'te
dondurma keyfi yapıyordum.
"Merhaba Johnny, nasılsın?" Utanmıştım.
Ona içki ısmarlamak için bile param yoktu.
Ama şanslıydım.
Kız kardeşimin arkadaşının kullandığı üstü açılan bir Mercedes yanımızdan geçti.
"Hey Johnny, atla."
Birlikte arkaya geçtik.
Kolumu boynuna doladım ve öpüşmeye başladık.
Desiree yüzmeye gitmek isteyip istemediğimi sordu.
Mayom olmadığını söyledim.
Gülmeye başladı. "Benim de."
Giysilerimizi çıkartıp suya atladık.
Birkaç dakika sonra, sudan çıktık ve orada seviştik.
Croisette civarında dolaşan turistlerini bizi görmesini
engelleyen tek şey karanlıktı.
Çok heyecan vericiydi.
İlk aşk dersimdi ve muhteşem bir dersti.
Arkadaşlarıyla tanışmaya başladım.
Biri Margaret adında esmer bir Alman'dı.
Onunla da ilişki yaşamaya başladık.
Çok yaramazdı ve beni başka arkadaşlarıyla tanıştırdı.
Zengin bir sevgili ya da koca arayan genç ve güzel kadınlar
topluluğu olduğunu fark ettim.
Birdenbire, sahile tenis oynamaya gitmemeye başladım.
Bakirlikten, baskın
ama keyifli seks arzusuna geçiş yapmıştım.
Çok şanslı bir çocuktum.
Çoğu arkadaşımın fahişeler ya da çirkin kadınlarla, kötü yerlerde
uzun ve sarhoş akşamlar sonunda korkunç ilk deneyimleri olmuştu.
Benim ilk tecrübem aydınlatıcıydı.
Yaz sona erdiğinde, değişmiş bir adam olarak okula gittim.
Tutkulu ve düzenli bir şekilde aşık olmak kaderimdi.
Yeni bir cazibe beni bekliyordu.
Okul yeni bir hizmetli tutmuştu.
Adı Priska'ydı.
Mavi gözlü, sarışın, iri göğüslü bir bebek gibiydi.
Bir öğleden sonra, merkezde onunla karşılaştım.
Onu çikolataya davet ettim ve konuşmaya başladık.
Aramızda güçlü bir heyecan hissi vardı.
Okuldan ayrıldıktan bir süre sonra
bir sabah, babam Le Rosey'den gelen bir mektupla çıkageldi.
Solgundu ve titriyordu.
"İğrenç birisin.
Dünyadaki korkunç insanlardansın.
Le Rosey'de geçirdiğin yıllar hakkında bir daha asla konuşamayacaksın.
Adın artık kayıtlarda yok."
Ne olduğunu anlamadım. Ne yapmıştım?
Babam mektubu bana uzattı.
Çok basit bir cümleyle başlıyordu...
Sonra gittikçe kötüleşti.
"Oğlunuz, güvenimize ihanet etti.
Buradaki herkese ihanet etti.
Artık onu tanımak istemiyoruz.
Bütün tavsiye mektupları iptal edilecektir."
Harvard ya da Yale gibi gitmeyi planladığım iyi bir Amerikan
üniversitesine gidebilmek için
o tavsiye mektuplarına ihtiyacım vardı.
Güzel bir kadına duyduğum çekim
hayatımı dramatik biçimde değiştirdi.
Moralim bozulmuştu.
Benden önce, binlerce mutsuz erkeğin
gittiği yolu izlemeye karar verdim.
Deniz Kuvvetleri'ne katılacaktım.
Cannes'da geçirdiğim yaz tatillerinde Güney Fransa'da
onları görmüştüm.
İyi giyiniyorlardı, işleri karadaydı
ve yaşamları iyi görünüyordu.
Elçiliğe gidip bir testi geçmem gerektiğini öğrendim.
Test daha önce görmediğim türdendi.
Orduyu ve elçiliği temsil eden kibar adama göre,
sonuçlarım beni kaydedemeyecekleri kadar kötüydü.
Bana dedi ki:
"Bu sonuçlar aptal olduğunu gösteriyor, ama tıbbi anlamda."
Eğitimime devam ederken,
kız kardeşim Sylvia uluslararası sosyetik bir ünlü oluyordu.
Aga Han hanedanının varisi Dördüncü Karim Aga Han ile tanışmıştı.
Sylvia ve Karim arasında çabucak bir tutku gelişmişti.
Çıkmaya başladılar ve bu, ailemi fırtınanın içine sürükledi.
Paparazzilerin takip ettiği bir yıldız oldu.
Aly Han'ın Fransız Rivierası'ndaki malikanesi
Château de l'Horizon'a davet edilmeye başladık.
My Love adında bir gemi vardı.
Ve sabahları Cannes Körfezi'nde su kayağı yapıyor,
yemekte frenk soğanlı ıstakoz yiyor
ve öğleden sonra 30 metre kaydırakla denize indiğimiz
Château'nun havuzunda güneşleniyorduk.
Bunu seviyordum.
Le Rosey'den bir arkadaşım vasıtasıyla
Coca-Cola Brezilya'da satış müdürlüğü pozisyonu için iş teklifi aldım.
Yeni maceralar anlamına gelen bu davete direnemedim.
Cennetten düşme limanıyla,
tuz kayalıkları gibi beyaz binalarıyla
ve şiir gibi isimleri olan sahilleriyle Rio de Janeiro.
Flamengo, Botafogo, Copacabana.
Oraya gittim ve bu uzak ülkede yalnızdım.
Doğal olarak, Fransız sevgilim Marie-Christine'i düşünüyordum.
Onu davet ettim.
Babası karşı çıkmadı,
ama birbirimizi bu kadar seviyorsak evlenmemiz gerektiğini söyledi.
No comments yet. Be the first to leave one.