Esimesed 200 rida.
DEWEY, TRUMAN'I YENDİ
18 Nisan 1775 akşamı,
Paul Revere, Boston'da konuşlu İngiliz askerlerinin
kasabanın kuzeybatısındaki kırsala ilerlemek üzere olduğu haberini
Massachusetts'teki Lexington'a ulaştırmakla görevlendirildi.
Revere atına atladı
ve Charleston dışında yakalanmaktan kıl payı kurtulduktan sonra
güzergâhını değiştirip Medford üzerinden ilerleyerek
sömürge halkını yaklaşan saldırı konusunda uyardı.
Hani şu "İngilizler geliyor! İngilizler geliyor!" sözü var ya.
Revere'in cesur yolculuğu pek çok hayat kurtardı
ama farkında olmadan birkaçını da mahvetti.
- İngilizler geliyor! - Kaçmalıyız!
İngilizler geliyor! İngilizler geliyor!
- Tanrım, bize yardım et. - İngilizler geliyor!
- Acele etmeliyiz. - Kaçın! Kaçın!
Canınızı kurtarın!
Lanet olsun. İngilizler. İngilizler geliyor!
Baksana! İngilizler geliyor!
Aman tanrım. Elsbeth!
- Neler oluyor? - İngilizler geliyor.
- İngilizler geliyor. - Ne?
- Toparlanıp gitmemiz lazım. - Nereye gideceğiz?
- Bilmiyorum. - Ipswich'teki kız kardeşime gidebiliriz.
- Kardeşine mi? - Evet.
Hayır, o tam bir Püriten. Oraya gidemeyiz.
Her yemekten önce kırk beş dakika dua ediyor.
Neye şükrettiğini anlamıyorum. Çocuklarının yarısı ölmüş.
- Hâlâ beş sağlam çocuğu var. - Tamam, o zaman kız kardeşine gidelim.
- Tamam. - Toparlan.
- Eşyalarını topla. - Havuçları da alayım mı?
- Havuç olur. Güzel atıştırmalık. - Ya yumurtalar?
At sırtında yumurta mı taşınır? Çıldırdın mı?
Tüy koleksiyonunu da mı alıyorsun?
Bunlar tüy koleksiyonu değil.
Bunlar kalem tüyü. Çocukluğumdan beri saklıyorum.
Bu, John Winthrop zatürreden öldüğü gün elindeymiş.
- Anneme yer aç. - Onu götürmüyorsun.
Bu, evlendiği günkü portresi. O zaman 25 yaşındaydı.
- O kadın tam bir canavar. - Sandığını ortak kullanacağız.
- Dur... Bırak... - Dur da annemi alayım.
- Lütfen! O öldü! Öldü! - Çıkar şu lanet kadını...
Burada kalsın. Arabada ona yer yok.
Seninle ilgili en sinir bozucu şey ne biliyor musun?
Sakın yine tereyağı yayıklamam deme.
- Gerçekten mi? - Aynen öyle.
Sen dünyanın en berbat tereyağı yayıklayıcısısın.
Ölsen bile tereyağı yayıklamayı beceremezsin.
Bu ne cüret!
Benden iyi tereyağı yayıklayan yok. En iyisi benim.
Önce saat yönünde çeviriyorum, sonra pompalıyorum, pompalıyorum.
Daha hızlı, daha hızlı! Yayıkla, yayıkla!
Annem "Onunla istersen evlen ama tereyağı acı" demişti.
- Acı değil. Tereyağının iyisi bu. - Acı olanın iyisi olmaz.
- Acı tereyağı daha iyidir. - Senin tereyağını seven yok!
Senin de güvercinin saman gibi.
Güvercinim mi? Herkes güvercinime bayılır.
Güvercinini kimse sevmiyor. Dahası da var.
İnsanlar bu yüzden bize gelmiyor.
Buna katlanamıyorlar.
Yüzlerini görmelisin.
Suratlarını ekşitiyorlar. Mideleri bulanıyor, hasta oluyorlar.
Neden gelmediklerini biliyor musun? Çünkü sıkıcısın.
Michael Finney'nin çay partisine bu yüzden davet edilmedin.
"Hep işinden bahsedip duruyor" dedi.
Çünkü işim çok ilginç de ondan.
- Fıçı yapıyorsun. - Evet.
- Fıçılar ilginçtir. - Kimse fıçıları ilginç bulmuyor.
Fıçıları ilginç bulmuyorsun çünkü fıçılardan anlamıyorsun.
Fıçılar senin için fazla karmaşık.
- Fıçı yapmak kolay değil. - Öyle mi?
Tahtaları yuvarlak yapmak zor mu yani?
Tahtayı yuvarlak yapmak kolay mı sanıyorsun?
- Ne kadar anlamadığın ortada. - Alt tarafı tahtayı yuvarlak yapıyorsun.
Sonuçta ağaçtan yapılıyor!
Ki o da yuvarlak!
Hem de fıçı boyutunda!
Tamam. Tartışacak vaktim yok. Konuyu kapatalım.
- Toplanmayı bitirmeliyiz. - Tamam.
- Birkaç tane daha kemik oyması alacağım. - Evet, kemik oyması. İyi fikir.
- O ne? Elindeki ne? - Yok, bir şey değil.
- Madem bir şey değil, göstersene. - Bir şey olsaydı gösterirdim.
Bir şey yok. Niye görmek istiyorsun?
Bir şey olsa da olmasa da bakmak istiyorum. Şimdi...
Neden sende üstsüz Kızılderili kadın resimleri var?
Tamam, bunun çok basit bir açıklaması var.
Tereyağı işine girmeyi planlıyorum.
Onun fotoğrafını da kavanoza koyacaktım.
Çıplak olduğunu bilmiyordum.
Tereyağı kavanozunda çıplak Mashpee yerlilerinin ne işi var?
Mashpee mi? Onlar Iroquois, haberin olsun. Ben barbar değilim.
Bunların tereyağıyla ne alakası var?
- Benim hatam. Kusura bakmayın çocuklar. - O ne?
Üzgünüm.
İngilizler gelmiyor.
- Gelmiyorlar. - Ne?
- Benim hatam. Üzgünüm. - Neden bahsediyorsun?
Buraya gelmiyorlar.
- Concord'a gidiyorlarmış. - Az önceki bütün o tantana neydi?
"Geliyorlar, geliyorlar!" diye bağırarak
tepeden aşağı koştun.
- Bana böyle söylendi. - İngilizlerin geldiğini sana kim söyledi?
- Birkaç adam. - Kim onlar?
Birkaç havalı tip. "İngilizler geliyormuş.
Evet, herkese söylemeliyiz" dediler.
Ben de "Haber verme işini bana bırakın. Yardım etmek isterim" dedim.
Onlar da "Tamam, bu iş sende" dediler.
Birkaç tip "İngilizler geliyor" dedi diye
herkese söylemeye gönüllü mü oldun?
- Böyle mi oldu yani? - Evet. Bayağı havalı tiplerdi.
Belki de tepeden bağırarak inerken "İngilizler geliyor olabilir!" demeliydin.
Geliyorlar.
Sadece buraya değil.
- Onlara yanıldıklarını söyleyecek misin? - Hayır.
- Neden? - Çünkü bayağı havalı tipler.
Gidip de "Yanıldınız. İngilizler oraya gelmiyormuş" demeyeceğim.
Bir daha benimle takılmazlar.
- Revere. - Ne?
Bana ne yaptığının farkında mısın?
Hayatımı mahvettin. Sağ ol.
- Aferin sana Revere. - Özür dilerim
ama hayatınızdan ben sorumlu değilim efendim.
Yani İngilizler gelmiyor.
Bunun için üzgünüm millet. Benim hatamdı.
İngilizler gelmiyor.
Çok komik.
Çok komik.
Şu...
Şu Revere denen adam var ya, tam bir kaçık.
O adam kafayı yemiş.
Meğer İngilizler gelmiyormuş.
İnanabiliyor musun?
Gelmiyorlar.
Evet, evet. Tüm bunlar...
Yani bilirsin...
Yani, eşyalarımızı geri koyup
buradaki harika hayatımıza kaldığımız yerden devam edebiliriz ve...
Neyse, akşam yemeğinde ne var? Umarım güvercindir.
TEKSAS
Teksas Devrimi, Amerikalı yerleşimcilerin Meksika hükûmetine karşı başlattığı
bir ayaklanmaydı.
23 Şubat 1836'da Davy Crockett, James Bowie
ve yaklaşık 200 Teksaslı gönüllüden oluşan küçük bir birlik,
Alamo Muharebesi olarak bilinen olayda
General Santa Anna komutasındaki
iki, üç bin kişilik Meksika ordusu tarafından kuşatıldı.
Tüm savunmacılar öldürüldü
ve sayıca on kat üstün bir kuvvetle
karşı karşıya olduklarından kazanmaları neredeyse imkânsızdı.
Ama tüm bunların dışında,
Alamo'nun kaybedilmesinin bambaşka bir nedeni olabilir.
İlk işimiz bu doğu duvarını güçlendirmek.
Evet, doğu duvarı. Güçlendirilmesi gerekiyor.
Kesinlikle. Albay Travis, tüm cephaneyi alıp
ana meydana koymamızı söyledi.
- Travis... - Farkındayım.
- Kendini büyük patron sanıyor. - Bütün işi biz yapıyoruz.
Bütün gün odalarında oturup emir yağdırıyorlar.
Bir halt yaptıkları yok.
- Ne yaptıklarını bilmiyorum. - Bütün işi sen yapıyorsun.
- Şu hâlime bak. - Sana bir şey soracağım.
Burada tuvalet yok. İyi bir yer biliyor musun?
Bir yer buldum ama bayıldığım söylenemez.
Ceviz ağaçlarının orası.
Kaktüslerin arasından geçiyorum.
- Genelde şu ağaç. - Evet, oraya bakmıştım.
- Sen buldun mu? - Gayet iyi bir yerim var.
- Nerede? - Bilirsin...
Bari kabaca nerede olduğunu söyle.
Tek diyeceğim, bana başka bir şey sorma.
Kuzey tarafında, dışarıda bir yerde...
- Yerini bulamazsın. - Kaktüs Çoraklığı'nın kuzeyinde mi?
Bitti. Konu kapandı. Sadece şunu söyleyeceğim.
Daha iyi bir yer bulamazsın.
- Gerçekten mi? - Muhteşem bir yer.
Nehrin ayrıldığı yerde mi?
- Oradaki çimler daha yumuşak. - Daha fazla konuşmayacağım.
Sıçma yerini benimle paylaşmayacak mısın?
- Davy, benim için çok önemlisin. - Biliyorum.
Ama o yeri sana asla söylemeyeceğim.
Bana yerini söylemeyecek misin?
Sıçma yerimi sana söylemeyeceğim.
- Asla öğrenemeyeceksin. - Larry, hadi ama dostum.
Ben burada
resmen Dante'nin Cehennemi'nin altıncı katı gibi bir yerde sıçıyorum.
Ve ben...
- Ne? - Bir şey sorabilir miyim?
Tabii ki.
Şimdi düşündüm de, seni o şapka olmadan hiç görmedim.
- Bu şapka mı? Şapkasız hiç görmedin mi? - Evet.
- Hiç. - Şapkamı seviyorum. Bana yakışıyor.
Seni dokuz aydır tanıyorum, değil mi?
- Evet. - Bir kere bile çıkarmadın.
- Ara sıra çıkarıyorum. - Öyle mi?
Sana denk gelmedi. Geceleri çıkarıyorum.
Bence seni kimse şapkasız görmedi. Millete sordum.
- Ne o, rakun mu? - Evet, rakun.
İğrenç bir leş yiyici.
- Bunu kafana nasıl takıyorsun? - Sana göre iğrenç, bana göre becerikli.
- Çöple besleniyorlar. - Bak, bu şapkanın olayı şu.
No comments yet. Be the first to leave one.