نخستین 200 خط.
Gezegenimizdeki en büyük canlı, bir bitki.
Tıpkı Kaliforniya'daki bu dev sekoya ağacı gibi.
Bitkiler ister bunun gibi devasa boyutta olsun,
ister mikroskobik boyutta, tüm yaşamın temelidir, bizimki de dahil.
Yediğimiz her bir lokma yiyecek
ve soluduğumuz her bir nefes için onlara bağımlıyız.
Bitkiler çok dikkat çekici yollardan gelişiyor,
yine de çoğu durumda
onların dünyası bizim için sırlarla doluydu,
bugüne kadar.
Yeni çığırlar açan teknoloji sayesinde artık
onların olağanüstü dünyasına girme ve yaşama onların penceresinden bakma imkânına sahibiz.
Bu dizide bitkilerin sıra dışı ve etkileyici
davranış biçimlerini ortaya çıkaracak
ve yaşadıkları çok farklı coğrafyaların getirdiği zorlukları keşfedeceğiz.
Tropikal kuşak.
Hayatta kalmak için en zengin ama en rekabet dolu yer.
Tuhaf su dünyası.
Devlerin çetin savaşlar verdiği
ve bitkilerin hayvanları canlı canlı yediği yer.
Çöller.
Aşırı uçların dünyası.
Mevsim döngülü karalar.
Hayatta kalmanın hassas zamanlamaya bağlı olduğu yer.
Her yerde bitkilerle hayvanlar arasındaki
kritik ve iç içe ilişkileri keşfedeceğiz,
bizimle olan da dahil.
Şaşırtıcı bir dünya için bana katılın
ve gezegenimizi daha önce hiç görmediğiniz biçimde görün,
bitkilerin bakış açısından.
Karşınızda Yeşil Gezegen.
YEŞİL GEZEGEN
TROPİKAL DÜNYALAR
Kosta Rika'da, yağmur ormanının ortasındayım.
Dünya üzerindeki en zengin ve en dinamik ortam.
Yağmur ormanları Dünya yüzeyinin çok küçük bir kısmını kaplıyor,
buna rağmen bilinen tüm hayvan ve bitki türlerinin yarısından fazlasını içeriyor.
Bu yükseklikte, orman kanopisi (tepe tacı) yaşam kaynağı güneş banyosunu yapıyor.
Büyük ağaçların dalları, zengin ve gelişmiş gökyüzü bahçelerini taşıyarak
sayısız çeşitte güzel bitkiye ev sahipliği yapıyor.
Hayatta kalmanın zorluklarına karşı her tür
kendi nefis çözümünü geliştirmiş.
Bu orman dünyası huzurlu, sonsuz ve değişmez gibi görünebilir
ama gerçek bu değil.
Burası bir savaş alanı.
Bu ormanın her yerinde bitkiler ışığa ulaşmak için
birbiriyle acımasızca mücadele ediyor.
En şiddetli savaşlar ormanın zemininde.
Çünkü oraya güneş ışığının sadece %2'si süzülebiliyor.
Zemindeki bitkiler, zamanlarının gelmesini beklemek zorunda.
Fırsat ancak yaşlı bir ağaç öldüğünde geliyor.
Bu gerçekleştiğinde, orman zemini güneş ışığıyla doluyor,
belki de 100 yıl aradan sonra ilk kez.
Fidenin bekleyişi sona eriyor.
Şimdi gökyüzüne doğru yarışarak kanopide yer edinmesi gerek.
Ama yalnız değil.
Her yerde rakipler var ve her biri kendi hayatta kalma stratejisine sahip.
Bazı bitkiler, örneğin bu devetabanı
olabildiğince ışık toplamak için bölünmüş yapraklar uzatıyor.
Bu asma, filizleriyle rastgele ortalıkta geziniyor.
Işığa ulaşmak için otostop bulmaya çalışıyor.
Filizleri dokunmaya karşı son derece hassas.
Uygun bir hedef menzil içinde.
Yakaladı!
Asma sıkıca tutunup kendini yukarı çekmeye başlıyor.
Ama artık ormanın en hızlı büyüyen ağacı tarafından geçildi.
Genç bir balsa ağacı.
Daha şimdiden 40 cm çapındaki dev yapraklarıyla
aşağıdaki rakiplerinden ışık çalıyor.
Ama balsa da savaşı henüz kazanmış değil.
Başka farklı tür sarmaşıklar pusuda bekliyor.
Her birinin pençeye benzeyen kanca şeklinde onlarca silahı var.
Tek bir kanca bile tutunmayı başarırsa
asma, kurbanını boğabilecek.
Ama balsa da kendini kaygan tüylerden oluşan bir zırhla koruyor.
Asmanın kancaları bir türlü tutunamıyor.
Balsa onlara aldırış etmeden gökyüzüne doğru koşturmaya devam ediyor.
Kaybedenleri kendi aralarında savaşmak üzere gölgesine terk ediyor.
Bu balsa, ışık için verdiği savaşı kazandı.
Bunu da bir yıldan biraz fazla bir sürede yaptı.
Çoğu ağaç bu sürede ancak birkaç santim büyüyebilirdi,
ama bu ağaç 10 metre boya ulaştı bile.
Balsa ağaçları bu başarıyı odunlarının özel yapısına borçlu.
Ağaç gövdesinin bu bölümü sert bir odundan olsaydı çok ağır olurdu.
Ama balsadaki gibi olduğunda
gerçekten çok hafif oluyor,
bu da onun iç yapısından kaynaklanıyor.
Balsa odunu mikroskop altında petek gibi görünüyor.
Odundan daha fazla hava içeriyor,
bu sayede sadece çok hızlı büyümekle kalmıyor,
maksimum yüksekliğe minimum ağırlıkla ulaşıyor.
Ancak hızlı büyüme için başka bir şey gerekli.
Yakıt. Hem de bolca.
Bu yakıt, bitkinin yapraklarında güneş ışığı emerek üretiliyor.
Fotosentez adı verilen bu işlem,
Dünya üzerindeki tüm yaşamın temeli olan kimyasal bir reaksiyondur.
Yapraklar stoma adı verilen binlerce mikroskobik gözenekle kaplıdır.
Bu gözenekler açıkken havadan karbondioksit alınır,
güneşten gelen enerji kullanılarak
besinlerle birleştirilir ve bitkinin dokusu oluşturulur.
Bizim açımızdan kritik olan kısmı ise, bu süreç sonucunda oksijen salınır,
yani bizim ve tüm hayvanların nefes alabilmek için ihtiyaç duyduğumuz şey.
Ancak bitkiler için olayın olumsuz bir tarafı var.
Bu değerli, enerji dolu yapraklar avcı hayvanları cezbediyor.
Her şekilden,
her boyuttan
ve her çeviklik düzeyinden.
Tembel hayvan çok yavaş hareket edebiliyor
ama yaprak toplamak için zaten hıza ihtiyacınız yok,
başka hiçbir şey de yemiyor.
Buradaki bitkiler her türden yaprak yiyicinin
sürekli saldırısı altında
ama açık ara en açgözlüsü ortalıkta neredeyse hiç görünmez.
Her gün 50 bin yaprak tüketiyor.
Ormandaki bu büyük açıklığı o yarattı
ve tam ayaklarımın altında yaşıyor.
Adı leucoagaricus.
Ne hayvan ne de bitki.
Bir mantar.
Yerin beş metre altında, silip süpürdüğü yapraklardan uzakta yaşıyor.
Onları elde etmek için tropikal bölgenin en iyi yaprak toplayıcılarını çalıştırıyor.
Yaprak kesen karıncaları.
Milyonlarcası, mantara besin sağlıyor,
mantar da karşılığında karıncalara yiyecek olarak minik mantarlar yetiştiriyor.
Mantar kimyasal sinyaller yayarak
işçi karıncalara ne tür yaprak yemek istediğini bildiriyor.
Güncel talimatları alan birlikler keşfe gönderiliyor.
İşçi karıncalar doğru yaprak türünü bulmak için yüzlerce metre yol katedecek.
Bugünkü hasat genç bir bixa (annatto) ağacından alınıyor.
Daha birkaç yaşında ve hâlâ kanopiye ulaşma mücadelesi içinde,
yapraklarından birini kaybetmeyi göze alamaz.
Karıncalar büyük bir yaprağı dakikalar içinde parçalayabilir.
Kesme sesi daha fazla karıncayı çekiyor.
Parçalar artık yer altı mantarına taşınıyor.
Karıncalar dakikada iki metre hızla koşabiliyor.
Ve her biri kendi ağırlığının on katını taşıyabiliyor.
Orman zemininde yapraktan bir nehir oluşuyor.
Burası ormanın içinde kilometrelerce uzanan geniş bir ağın parçası.
İşçi karıncalar tıkanıklığı önlemek için engellerin etrafından hendek kazıyor.
Beklemekte olan mantara her saat binlerce parça teslim ediliyor.
Bu şekilde kesintisiz bir tedarikle beslenen mantar hızla büyüyor,
yaşadığı odaları dolduruyor.
Bu yüzden karıncalar kazarak yeni yer açıyor.
Görünüşe göre mantar avantajlı durumda
ve bixa ağacı hayatta kalamayacak.
Ama ağaç karşı koyuyor,
bunun için de kimyasal savaşa başvuruyor.
Bixa ağacı yapraklarını toksinle dolduruyor,
bununla uzaktaki mantarı öldürmesi mümkün.
Karıncalar yaprak parçalarını taşıyarak
mantarı ağaç adına bizzat zehirlemiş oluyorlar.
Uzun mesafeli bir saldırı.
Zehir etkisini gösterdiğinde, karıncalar mantarlarının zayıfladığını algılıyor
ve onun sinyallerine başka bir yaprak kaynağına geçerek yanıt veriyor.
Böylece bitkinin kimyasal müdahalesi
karıncaları sürekli ağaçtan ağaca geçmeye zorluyor.
Saldırı ve karşı saldırı.
Bu da her ağaç iyileşene kadar yeterince yaprağın
yenmeden kalmasını sağlıyor.
Bir bitki yetişkinliğe eriştikten sonra,
enerjisini büyümekten üremeye kaydırabilir.
Amerika'nın tropikal ormanları Meksika'dan
Amazon'un güney kesimlerine kadar uzanıyor.
100 binden fazla farklı bitki türü içeriyor,
bunların her biri kendine has hayatta kalma stratejisine sahip.
Hızlı büyüyen yaşam tarzını benimsemiş olan bir tür
tüm bu geniş bölgeye yayılmış durumda.
Balsa ağacı.
Ancak bunun için yüksek bir bedel ödemek zorunda.
Bu kadar hızlı büyümesini sağlayan
hafif odunu sağlam değil ve kolayca kırılabiliyor.
Çok az balsa 20 yıldan uzun yaşıyor.
Bu ağaç kısa ömrünün sonuna yaklaşıyor,
o yüzden üreme vakti geldi.
Ormandaki en gösterişli çiçeklerden birini
çok yüksek sayıda üretmek için muazzam miktarda enerji kullandı.
Her biri insan eli büyüklüğünde.
Gece inerken ağaç baştan çıkarıcı bir ziyafet hazırlıyor.
Bu bir kinkaju, meyve yiyen bir tür rakun.
Her çiçekte bol miktarda
son derece zengin, şekerle güçlendirilmiş nektar bulunuyor.
Dayanılmaz!
Kinkajular o kadar açgözlü içiyor ki yüzlerinin her yerine polen bulaşıyor.
Böylece ağaçtan ağaca geçerken yanlarında polen taşıyorlar.
Ama balsa ağacı işini şansa bırakmıyor.
Nektar bitmiş gibi görünebilir ama bu daha ilk tur.
Balsa, çiçeklerini yeniden dolduruyor,
kinkajular süreci gecede yedi kez tekrarlasın diye onları baştan çıkarıyor.
Tozlaşma tamamlandı.
Kinkajular da gayet iyi hizmet alıyor,
sadece birkaç hafta içinde 50 litreden fazla nektar!
Hem bitki hem de hayvanlar bu düzenden memnun.
Ama tropikal dünyada işler her zaman böyle yürümüyor.
Borneo.
Burada, Kinabalu Dağı'nın yamaçlarında
maşrapa şeklindeki, içi su dolu yapraklarını
kullanarak hayvanları yiyen bitkiler yaşıyor.
Böcekler nektar beklentisiyle geliyor
ama maşrapanın içine düşüyor
ve orada boğularak emiliyorlar.
No comments yet. Be the first to leave one.