Le prime 200 righe.
1964 yılında, Paris'te yaşayan genç bir yazardım.
Alberto Giacometti hakkında birkaç makale yazmıştım.
O, kendi döneminin en başarılı ve saygıdeğer sanatçılarından biriydi.
Giacometti ve erkek kardeşi Diego ile arkadaş oldum.
Ve bir gün, sergiden sonra, portremi yapmak istediğini söyledi.
İki ya da üç saatten fazla sürmez, dedi.
En fazla bir öğleden sonra.
Sergi çok güzel.
Onun gerçekten mutlu olduğunu sanmıyorum.
Ama ona poz vermemi istedi.
Evet, kesinlikle, o halde çok geçmeden...
Evet. Çok hızlı olacağını söyledi.
Affedersiniz.
Tamam.
Merhaba Jim!
Merhaba, Annette. Nasılsın?
- İyiyim. Ya sen? - İyi, teşekkürler.
Öğle yemeğine gidiyorum, Alberto. Gelecek misin?
Tamam. Ben Le Dome'ye gidiyorum. Bana katılmak ister misiniz?
- İsterdim, ama başlamak üzereyiz. - Evet, siz kocamın yeni kurbanısınız.
- İyi eğlenceler. - Afiyet olsun.
Bu çok mu küçük...
- Jim. - Diego. Merhaba.
- Geleceğini duydum. - Nasılsın?
İyiyim, iyi.
- Bu nedir? - Sadece tabanını yaptım.
Ama, bu biraz, şey...
Bu iyi mi?
Evet.
Peki bu?
Baz olarak kusursuz. Ama heykeltıraşlığım kötüdür.
Umutsuz.
Peki.
Hayır.
Sende bir zalimin kafası var.
- Öyle mi, teşekkürler. - Evet.
Gerçek bir haydut gibi görünüyorsun.
Teşekkür ederim.
Seni şu anda gördüğüm gibi yaparsam ve bir polis bu tabloyu görürse...
...seni kodese atarlar, işte o kadar.
- Belki devam etmemeliyiz. - Hayır, hayır, hayır.
Sorun değil. Çünkü seni gördüğüm gibi asla yapmam.
- Emin misin? - Evet, tabii ki.
Bu imkansız.
Bilgin olsun, bu portreyi tamamlamak mümkün değil.
Ne demek istiyorsun?
Portreler eskiden bitirilirdi.
Bitirilmek zorundaydı.
Onlar gerekliydi. Fotoğrafların muadiliydi.
Artık portrelerin bir anlamı yok.
Şimdi yaptığımız şey anlamsız mı yani?
Evet. Ve imkansız.
Ve ben bunu yapmıyorum bile. Sadece yapmaya çalışıyorum.
Bu arada, bugünlük yeter mi?
- Bu daha başlangıç. - Evet. Evet, evet. Yani...
Henüz bitmedi. Yarın yine gelirsin, değil mi?
- Tabii, tabii, ama ben... Benim... - İyi. Neyin var?
Öbür gün uçağım var. Sadece yarın olur.
- Bu iyi. - Yeterli zamanımız olur mu?
- Evet. - Tamam, olur. Yarın aynı saatte mi?
- Tabii, tabii. Teşekkür ederim. - Hayır, hayır, ben teşekkür ederim.
Sana daha fazla eziyet çektirdikten sonra...
...bakalım yarın da teşekkür edecek misin?
İlerleme kaydettin.
İlerlemenin doğru sözcük olduğunu sanmıyorum.
Doğru sözcük nedir?
Boktan!
Kesinlikle öyle.
- Merhaba bebeğim. - Merhaba, benim küçük kır saçlım.
Burası soğuk değil mi? Bak ne buldum.
Bunu sadece senin için aldım. Sadece senin için.
Çok yaramazsın.
- Caroline, James'i tanıyor musun? - James, hayır. James.
- Evet, seni görmek çok güzel. - Merhaba, James.
- Alberto, yarın görüşüyor muyuz? - Evet. Güzel, iyi.
- Teşekkür ederim. - Hayır, ben teşekkür ederim.
- O hâlâ burada. - Hadi ama.
Gitmek istiyor mu ki? Dayan.
İşte! Yine, yine, yine, yine.
Devam et, hadi.
Her gece benimle çalıştıktan sonra, Giacometti, Caroline ile çalışırdı...
...üç yıldır açıkça yürüttüğü bir ilişkisi olan fahişeyle.
Bitirdin mi?
Onun baş mankeniydi...
...ve gece arkadaşıydı.
...ve tutkusuydu.
- Söylemeliyim ki Paris'i özleyeceğim. - Evet.
- Affedersin. Birazdan dönerim. - Merhaba, James.
- Merhaba, Pierre. - James.
- Nasılsın? - Portreni gördüm.
- Sence nasıl? - Yani...
Pierre, onu satamayacağımı söylüyor.
Öyle demedim.
Boyadan ziyade, özneyle alakalı.
Her neyse, nasıl olsa onu sana vermeyeceğim, Pierre.
- Onu Tanrı'ya vereceğim. - Doğru olur.
Muhteşem olacak. En iyi eserin olabilir.
Şimdi böyle diyorsun, büyük ihtimalle onu kırıp atacağım.
Tipik.
- Kahve alır mısın? - Çok isterim, teşekkürler.
Hayır, işe dönmemiz gerekiyor.
- Seni görmek güzeldi, Pierre. - Yazık oldu.
- Görüşmek üzere. - Görüşürüz.
İyi günler.
Ne yapıyorsun?
Sakıncası var mı?
Hasiktir!
Hiçbir şey yapmayı bilmiyorum.
Dur. Kalabilirsin, değil mi?
Yarın gitmem gerekiyor.
Hayır, ama ben... Bir gün ya da...
En fazla bir ya da iki gün, sonuç iyi olmazsa...
...ressamlıktan sonsuza dek vazgeçeceğim.
- Gülme. - Affedersin.
Sen hep böyle miydin?
- Ne gibi? - Yeteneğinden şüphe duyuyorsun.
Elbette. Her yıl daha kötüye gidiyor.
Ama her yıl daha başarılı oluyorsun.
Başarıyı arttırmak için şüpheden daha iyi ne var ki?
- Gülümseme. - Ama sen gülümsedin.
- Hayır, gülümsemedim. - Gülümsedin.
Gülümsemedim.
Sikeyim!
Bu gerçekten kötü gidiyor.
Bitirmek mümkün değil...
- O halde neden buradayız? - Ne?
- Ben... Dedim ki, neden buradayız? - Benim için faydalı.
35 yıllık sahtekarlıktan sonra sanırım bunu hak ettim.
İşte ben buyum. Sahtekarım. Ben bir yalancıyım.
Sahtekar mı? Ne demek istiyorsun?
Onca yıldır bunları gösterip duruyorum.
Bunların hepsi natamam...
Belki de hiç başlamamalıydım.
Ama onları göstermemiş olsaydım...
...kendimi korkak gibi hissederdim, yani...
- Bilmiyorum. Ben nevrotiğim. - Bunu anlıyorum.
Nevrotik bir arkadaşım vardı, sonu intihar oldu.
Üzüldüm.
Bunu hiç düşündün mü?
İntiharı mı?
Her gün. Tabii ki.
Hayatın kötü olduğunu düşündüğümden değil. Ben sadece...
Ölüm, en büyüleyici deneyim olmalı, değil mi?
Ben sadece... sadece merak ediyorum.
En iyi yolu, birinin boğazını...
...bir kulağından diğerine kadar kesmek olmalı.
Bunu yapmaya cesaret eder miyim bilmiyorum.
Uyku hapları içilebilir, ama bu esaslı bir intihar olmaz, değil mi?
Bu sadece...
Bu sadece uyumak olur.
Bileklerini kesmek, bir şey değil.
Bana en yakın olanı, kendini canlıyken yakmak olur.
Bu kayda değer olur. Bunu gerçekten yapmak isterdim.
O zaman yap ya da sus.
- Yapabilirim. - Aman Tanrım.
Artık bu konu hakkında söylediklerini duymak istemiyorum.
- Lütfen, yap şunu. - Yaparım.
Tek sorun, sadece bir kez yapabilirsin.
Al. Galeriden.
- Tanrım! - Ne? Sadece bir milyon.
- İki milyon. - Bu sana.
Birazı bana.
Kalanı saklayacağım.
- Tanrım. Bu ne kabalık! - Ne?
Gösterişçi olmadığını sanıyordum.
- Bu yapmacık mıydı? - Biraz.
- Evet ama komikti. - Doğru.
Burada saklı duran birkaç milyonum var.
- Nerede? - Sorun da bu zaten.
O kadar saklı ki, nerede olduğunu bilmiyorum.
Niye iki milyonu burada saklıyorsun?
- Başka ne yapabilirim ki? - Bankaya koyabilirsin.
- Olmaz. Bankalara güvenmiyorum. - Bankalara güvenilmez. Hayır.
Sen İsviçrelisin.
Hayır. İsviçreli İtalyan.
Tanrı aşkına.
Yatağın altı kötü bir fikir olmayabilir. Sen ne dersin?
- Bence çok ortada olur. - Ama onu bulmak isteyebilirim.
Gardırop olmaz mı?
- Altına bantlayabilirim. - Yapabilirsin.
- Bunu hatırlar mıyım? - Bilmiyorum.
Kirişe ne dersiniz? Al, sen koy. Daha uzunsun.
Yukarıya mı?
Ne dersin?
Hâlâ görebiliyorum.
Onu aşağı indir.
Bakalım. Burada bir yer olmalı.
Sanırım birkaç gün uzayacak.
Tabii ki, ben de seni özledim...
Özledim, hadi kes şunu.
Dinle, bunun önemli olduğunu düşünüyorum.
Bitirmesini istiyorum.
- Hayır... - Onu tuvalete sakladım.
İçine değil. Üstüne.
Neyse, boş ver. Onu acele ettiremem. Bu...
Öncelikle nasıl olacağını bilmiyorum. Sadece birkaç gün daha sürer.
3. Gün
Hadi, değiş tokuşu yapalım.
Önceden verdiğim dört taneyi geri almak istiyorum.
Evet. Evet. Sulu boyalar.
No comments yet. Be the first to leave one.