Le prime 200 righe.
Hey.
Hey bebek, neler oluyor burada?
Ah, merhaba.
Bayan Golightly.
Bir gün sana gününü göstereceğim!
Bayan Golightly.
Hem ne oldu sana?
Seni en son tuvalete giderken gördüm.
- Harry, bak şimdi... - Harry öbür adamdı.
Ben Sör Arbuck. Benden hoşlanıyordun, hatırlıyor musun?
Bayan Golightiy, protesto ediyorum!
Canım, özür dilerim, ama anahtarımı kaybettim.
O iki hafta önceydi.
Zilimi çalıp duramazsın böyle.
Beni rahatsız ediyorsun! Senin de anahtarın olmalı!
Ama hepsini kaybettim.
Hadi bebeğim. Beni seviyorsun. Bunu biliyorsun.
Size tapıyorum Bay Arbuck...
- ama İyi akşamlar Bay Arbuck. - Beklesene. Bu nedir?
Beni seviyorsun. Ben sevilen biriyim.
Beni seviyorsun. Biliyorsun.
Beş kişilik hesabı ben ödemedim mi?
Arkadaşların. Onları hiç görmemiştim.
Tuvalet için bozukluk istediğinde...
sana ne verdim? 50 dolarlık banknot.
Bu bana bazı haklar kazandırmaz mı?
30 saniye sonra polis çağıracağım!
Hiç rahat yok! Uyku haram oldu!
Dinlenmem gerek! Sanatçıyım ben!
Ahlak zabıtasını çağıracağım!
Kızma. Bir daha olmayacak.
Kızmayacağına söz verirsen...
bahsettiğimiz fotoğrafları çekmene izin verebilirim.
Ne zaman?
Bir ara.
Her zaman.
İyi geceler.
Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Dış kapıyı açamadım da.
Galiba sadece üst katın anahtarını gönderdiler.
Giriş kapısını açamadım.
Bana üst katın anahtarını göndermişler dedim.
Giriş kapısını açamadım. Sizi uyandırdığım için üzgünüm.
Sorun değil.
Herkesin başına gelebilir, hem de sık sık. İyi geceler.
SİZİ...
rahatsız etmek istemezdim, ama bir şey daha rica edebilir miyim...
telefonu kullanabilir miyim?
Elbette.
Neden olmasın?
Teşekkür ederim.
Burası ne kadar...
küçük, şirin bir yermiş.
- Yeni taşındınız, ha? - Hayır. Yaklaşık bir yıl oldu.
Telefon şurada.
Oradaydı.
Tamam, hatırlıyorum.
Sesi çıkmasın diye bavulun içine tıkıştırmıştım.
Özür dilerim.
- Bir şeyi yok, değil mi? - Yok, tabii.
Yok tabii, öyle değil mi kedi?
Zavallı yaşlı kedi.
Zavallı miskin şey. İsimsiz zavallı miskin.
Benim görüşüme göre, ona isim takma hakkım yok.
Birbirimize ait değiliz. Sadece bir gün nehirde karşılaştık.
Bir şeye sahip olmak istemiyorum.
Nesnelerle uyuşabileceğim bir yer bulana dek.
Nerede olur bilmem, ama nasıl bir yer olacağını biliyorum.
Tiffany gibi bir yer.
Tiffany mi? Kuyumcudan mı bahsediyorsun?
Evet, öyle.
Ben Tiffany delisiyim.
Dinle.
Hani karalar bağladığın zamanlar vardır ya?
İçine hüzün çöktüğünde mi demek istiyorsun?
Hayır.
Şişmanlayınca veya çok yağmur yağınca içine hüzün çöker.
Sadece üzgünsündür, o kadar.
Karalar bağlamak felakettir.
Birdenbire, korkuya kapılır ve ne yapacağını bilemezsin.
- Hiç bu duyguya kapıldığın oldu mu? - Tabii.
Bu duyguya kapılınca bana en iyi şey gelen şey...
bir taksiye atlayıp Tiffany'ye gitmektir.
Beni çabucak sakinleştirir.
Sükuneti ve vakur görüntüsü.
Orada kötü bir şey olamaz.
Eğer Tiffany gibi...
bana mutluluk veren bir yer bulabilirsem...
mobilya satın alır ve kedime bir isim verebilirim.
Özür dilerim. Bir şey istemiştiniz.
Ah, telefon.
Biriyle buluşmam gerekiyordu.
Perşembe sabahı saat 10, değil mi?
Roma uçağından henüz indim. Emin değilim.
Perşembe. Perşembe mi bugün?
- Sanırım öyle. - Perşembe! Olamaz!
Korkunç.
Perşembe gününün nesi korkunç?
Hiçbir şeyi, sadece ne zaman geldiğini hiç hatırlayamam.
Çarşambaları, genelde yatağa girmem...
çünkü 10.45 trenine yetişmem gerekir.
Ziyaret saatleri konusunda çok titizdirler.
Bana bir iyilik yapıp...
timsah derisi ayakkabılarımı bulabilir misin?
Tabii.
Kendime bir çeki düzen vermeliyim.
Sing Sing'e yemyeşil bir suratla gidemem.
Sing Sing mi?
Bir hapishane için gülünç bir isim bence.
Sing Sing yani. Daha çok opera binasını çağrıştırıyor.
Siyah timsah.
Bütün ziyaretçiler güzel görünmek için çaba harcar. Bu çok normal.
Aslında kadınların en güzel şeylerini giymesi çok dokunaklı.
Onları bunun için seviyorum. Çocukları da severim.
Yani eşlerin getirdiği çocuklar.
Orada çocuk görmek üzücü sanırsın, ama değil.
Saçlarında kurdele olur ve ayakkabıları ışıldar.
Sanki dondurma yemeğe gitmişler gibi.
Anladığım kadarıyla, Sing Sing'de birini...
- ziyarete gitmen için seni hazırlıyoruz. - Doğru.
Bir erkeğin, senin hakkında gerçekten ne düşündüğü...
hediye ettiği küpelerden anlaşılır.
İtiraf etmeliyim, sersemledim.
Kim diye sorabilir miyim?
Kim, ne? Kimi mi ziyaret edeceğim?
Sanırım bunu demek istedim.
Söylemeli miyim bilmiyorum.
Söyleme demediklerine göre...
İki gözüm önüme aksın diye yemin etmelisin.
Denerim.
Gazetelerde adını okumuşsundur: Sally Tomato.
Sally Tomato mu?
Böyle şoke olma hemen.
Mafyayla ilişkisi olduğu...
hele mafya babası olduğu hiç kanıtlanamadı canım.
Tek kanıtladıkları, gelir vergisinde yolsuzluk yaptığı.
Tonton bir ihtiyarcık zaten.
Benim sevgilim filan değildi.
Hapse düşmeden önce onu hiç tanımamıştım.
Ama şimdi ona tapıyorum.
Yedi aydır her perşembe günü onunla görüşmeye gidiyorum.
Bana para vermese bile ona giderdim.
- Ayakkabılar. - Tekini bulabildim sadece.
Sana para mı veriyor?
Evet. Yani avukatı veriyor.
Avukatsa tabii, bundan kuşkuluyum. Bürosu bile yok...
sadece telesekreteri var.
Her seferinde Hamburger Heaven'da buluşmak istiyor.
İşte yakaladım, seni kaçak! Teşekkürler.
Rica ederim.
Elbise. Elbise.
İşte oldu. Çanta ve şapka da.
İşte oldu.
Neyse, yedi ay önce bu sözde avukat, Bay O'Shaughnessy...
yalnız bir ihtiyarı mutlu ederek...
haftada 100 dolar kazanmak ister miyim diye sordu.
"Bak canım, yanlış Holly Golightiy'ye çattın" dedim.
Bir kız o paraya ancak tuvalete gider.
Azıcık görgüsü olan bir beyefendi...
bir genç kıza tuvalet için 50 dolar verir.
Taksi ücretini de hep isterim. Bu da bir 50 dolar eder.
Sonra müvekkilinin Sally Tomato olduğunu söyledi.
Sally beni Elmo's kulüpte falan görünce...
uzaktan bana hayran olmuş.
Haftada bir onu ziyaret etmek iyi bir iş olmaz mıydı?
Nasıl hayır diyebilirdim? Acayip romantik bir şeydi.
Nasıl görünüyorum?
Çok iyi. Büyülendiğimi söylemeliyim.
Sen yardım etmeseydin bu kadarını yapamazdım.
- Çanta. - İstediğin zaman beni ara.
Üst kattayım, ya da öyle olacağım, taşınır taşınmaz.
Hoşça kal kedi.
Bir saatlik sohbet için sana 100 dolar mı veriyor yani?
Bay O'Shaughnessy, ona hava durumunu...
söyleyince bana para verir.
Beni ilgilendirmez ama...
başın derde girebilir.
Şunu tutar mısın lütfen?
"Hava durumu" derken ne kastediyorsun?
Bay Shaughnessy'e verdiğim bir mesaj sadece.
Böylece oraya gidip gitmediğimi anlıyor.
Sally bana...
"Küba'da kasırga var" gibi laflar eder.
Ya da "Palermo üzerinde bulutlar var" gibi şeyler.
Meraklanma. Uzun zamandır başımın çaresine bakabiliyorum.
Taksi!
- Bunu bir türlü beceremedim. - Çok kolay.
Paul.
Geç kaldım, biliyorum.
Dışarıda mı kaldın? Anahtarı almadın mı?
Ah sevgilim, özür dilerim.
Hayır, anahtarı aldım.
Komşum Bayan Golightiy, beni dairesine alma nezaketini gösterdi.
Bay Golightiy Sing Sing'e gidiyor.
- Ya? - Sırf ziyaret amacıyla tabii.
Bayan Golightly, bu Bayan Falenson, dekoratörüm.
- Memnun oldum. - Ben de.
Canım, dur sana bir bakayım.
- Ücreti ödediniz mi? - Uçuş kötü müydü?
Çok acelem var.
Grand Central İstasyonu'na, gaza bas canım.
No comments yet. Be the first to leave one.