Le prime 176 righe.
-Hoş geldiniz, Orhan Bey. -Hoş bulduk.
Deniz Bey de sizi karşılamak istiyordu ama önemli bir toplantısı çıktı.
O zaman keşke önce ben otele gitseydim.
Yo, otele gitmeyin. Deniz Bey sizi hemen görmek istiyor. Buyurun.
Orhan Bey, siz zahmet etmeyin, burada bekleyin.
Rahatınıza bakın. Bir şey içer misiniz? Çay, kahve?
Yo, teşekkür ederim.
Sen ne dikiliyorsun burada? Hadi, yürü. "Çabuk yukarı çıkart." demedim mi?
Aman ha.
Geçmişe kafayı takan bugünü ıskalar.
Nasıl İstanbul? Bıraktığın gibi mi?
-Yani. -Yorgun musun?
Yo, değilim aslında.
Hemen çalışmaya başlayabiliriz, sana soracak çok şeyim var.
Öff. Benim de binlerce soru var kafamda.
İyi ki geldin.
-Odanız hazır. -Gerek yok, ben buradan otele geçeceğim.
Bak, bir şey söyleyeceğim.
Sen üstünü değiştir istersen. Bir duş al.
Sonra bir daha konuşalım, ha?
Hoş geldin.
Bak taşıracağım şimdi.
Sabah uyanıp da evde tek eşya kalmadığını görünce
misafirinin yüzünü düşünsene.
-Bence ne yapalım biliyor musun? -Hm?
Uyurken, çaktırmadan yatağı altından alalım, tamam mı?
Sabah kalktığında neye uğradığını şaşırsın.
Hani tam evi boşaltmanın arifesinde
tutup da misafir çağırmak
olsa olsa ancak senin aklına gelirdi.
Şu içine düştüğüm hâle bak.
Anne, Allah aşkına, buna mı üzülüyorsun?
Şimdiye kadar bu eve bir sürü insan girip çıktı
binlerce şeye şahit oldular.
Kavgalar, gürültüler,
hatta neredeyse cinayet bile.
Yabancı birinin bizim buradan gidişimize şahit olması hoşuma gitmiyor.
Ha. Anne, Orhan.
Hoş geldiniz, Orhan Bey. Buyurun.
-Oturun. -Hoş bulduk.
Teşekkür ederim.
Oğlum, Londra'da yaşadığınızı söyledi.
Evet. Yıllardır Londra'dayım.
Çocukluğunuz İstanbul'da mı geçti?
Kalamış'ta.
Kalamış.
Eski Kalamış'tan artık eser yok.
Ne tatlı huzur, ne de başka bir şey. Gerçekten.
Kendimi biraz sizin gibi hissediyorum, Orhan Bey.
Kendi ülkesinde yabancı.
Artık dışarı da çıkmıyorum.
İstanbul sadece anılarda kaldı.
Deniz, illa haklı çıksın ister.
Akıllı davranın, her şekilde istediği gibi gidiyor sansın.
-Kitap yazmaktan ne anlar o? -Anne.
-Kahveniz orta şekerliydi, değil mi? -Evet.
Teşekkür ederim.
Ha Orhan.
Bak, ne diyeceğim.
Şimdi bu...
...kitaptaki karakterlerle tanışacaksın.
Ama gerçekleriyle.
Şimdi karşılaştığın zaman, öyle bir soracağın...
Ne olur onlara sorma tamam mı? Bana sor.
Anlaştık mı?
Tabii, ben senin için geldim. Sen ne dersen o.
Ya bir de baş başa kalalım istiyorum.
Sen, ben, kitap.
Burada daha verimli çalışırız.
Bak istersen yarın otele bırakabilirim.
Ne dersin?
Ben oteli tercih ederim de...
...dediğin gibi olsun.
-Köpeğin var mı? -Yok.
Niye sordun?
"Bağlanmakla işim olmaz." diyorsun, öyle mi?
Seninki ne cins?
Sokak köpeği. Tommy.
Aa, kitaptaki Tommy. Çocukluğundaki gibi.
Tommy.
Hep Tommy.
Neval.
Evet.
Orhan.
-Seninle tanışmak için can atıyordu. -Öyle mi?
Neden benimle tanışmaya can atıyordunuz?
Deniz'in sizin hakkınızda yazdıkları ne kadar doğru diye.
Nasıl bir kitap yazdın sen?
Her zamanki şeyler işte.
Gerçekle kurguyu karıştırmayı seviyorum.
Yani, olayları abartmayı da severim, bilirsin.
Çok zorlanmışsındır.
Ee, nasıl anlatmış beni?
Hayda.
En iyi dostu olarak.
Çok genç yaşta tanışıyorlar.
Neval, güzel sanatlar okuyor, o da sinema.
Sonra kız, restoratör oluyor.
O da bu sırada Avrupa'ya yerleşiyor.
Uluslararası başarı kazanan bir yönetmen oluyor
ama iletişimlerini hiç koparmıyorlar.
Birbirlerine binlerce mektup yazıyorlar.
Oha, binlerce değil.
Tatillerini mutlaka birlikte geçiriyorlar.
Yazlıkta.
Bir de orada bir ilişki yaşıyorlar.
-Onu da mı yazmışım? -İlişki mi?
Onun bir ilişki olduğundan emin misin?
Neval, tamam. Yazmışım işte.
Bir gecelikti, evet.
Yani...
Benim için ömre bedeldi ama.
Ama bu haksızlık. siz bir sıfır önde başladınız.
Benim hakkımda çok şey biliyorsunuz.
Ama ben sizin hakkınızda çok az...
Ben sizi değil, Deniz'in yazdığı Neval'i biliyorum.
Hem, yazarlar kitaplarındaki karakterlerle biraz kendilerini anlatırlar.
Masal kitaplarında da mı?
Deniz bahsetti.
Editörünün gençken yazdığı bir Anadolu masalları kitabıyla
ünlü olma fikri onu çok eğlendiriyordu.
Ama sonra bir daha bir şey yazmadığınızı söyledi.
Gerçekten öyle mi yoksa fesatlığından mı uyduruyor?
Londra'da da partiler böyle sıkıcı mı olur?
Deniz'in bütün dostları böyle midir?
Deniz'in dostu yoktur.
Ben hariç.
Bu gördüğünüz herkes onun sadece hayranı.
Ya da sevgilisi.
Özellikle, vazgeçilmez olduğundan kuşku duymayan eski sevgililer.
Tabii. Tek vazgeçilmez sensin.
Deniz'in sözünü ciddiye aldığı tek kişi.
Eleştirilerine kulak verdiği yegâne şahsiyet.
Kitabında bundan bahsetmiyor mu?
Oğuz Bey.
Orhan'la tanışmışsınız.
Hm hm.
Oğuz Bey ev sahibimiz.
Aynı zamanda müthiş bir yazardır.
Yazdığı kitaplar hep liste başı.
Mutlaka okumalısın.
Yani eğer, zamanın ruhuyla ilgiliysen tabii.
Okudun mu?
Yani, duydum ama okumaya fırsat bulamadım.
Al.
-Orhan. -Yok, ben içmeyeyim.
Peki.
-Bana bir su getirir misiniz? -Hemen getiriyorum, efendim.
Aslında sizinle daha önce tanıştık.
Yüzünüz bana hiç yabancı gelmiyor.
Belki biraz daha genç, daha gür saçlı.
Büyük olasılıkla bir partide tanıştık.
Siz Türkiye'den ayrılmadan önce.
Burada uzun süre mi kalacaksınız?
Hayır, çok kalmayacağım.
-Deniz'in kitabını bitirene kadar. -Kalmak istemiyorsunuz demek.
O zaman bizi sevimsiz buldunuz.
Bence bu şehir beni biraz sevimsiz buluyor.
İstanbul tam bir sürtüktür.
Hiç kimseyi geri çevirmez.
Dönüşünüzün şerefine içelim.
Oğuz Bey, ben alkolü bıraktım.
Bir tövbekâr ha?
Kötü alışkanlıkları olmayanlara
asla güvenmem.
Usta, iki işkembe. Masa beşe abi.
Gelmeden, üç gün eve kapandım,
senin bütün filmlerini izledim.
Yazdıklarında bir anlatım örgüsü yok.
Tamam, filmlerinde de bu kitapta da böyle duygular, heyecanlar
bunlardan söz ediyorsun ama kitapta biraz dağılmışsın.
-Sağ olasın, tatlım. -Teşekkür ederim. Yine bekleriz.
Birisi ambulans çağırsın.
Kağıtlarım.
Kağıtlarım.
Kağıtlarım.
No comments yet. Be the first to leave one.