200 baris pertama.
Bana deseniz ki, bak sihirli bir değnek sallayıp...
her şeyi görebilmeni sağlayabilirim...
ama bu sonsuza kadar sürecek...
belki de reddederdim.
Ama bana deseniz ki, tamam, değneği sallayıp...
sadece bir gün görebilmeni sağlayabilirim, belki kabul ederdim.
Çünkü belki bir kez görmek istediğim birkaç şey var.
Sırf gerçekten görmediğim şeylerin aslında neler olduğunu anlayabilmek için.
Çünkü dediğim gibi, yıldızları, ayı ve güneşi gördüm ve annemi hatırlıyorum.
Sanırım aslında bir kere görmeyi isterdim...
çünkü onları zaten hep bir şekilde görüyorum.
Mesela çocuklarım gibi.
Sadece onları fiziksel olarak görmek için.
Ama aslında bir şeyleri görmeye o kadar da takılmıyorum...
çünkü yapmak istediğim her şeyi yapıyorum.
Gitmek istediğim her yere gidiyorum.
Ve bugün duyduğum bazı haberlerde...
kesinlikle görmek istemediğim bazı şeyler var.
Bunlara katlanmak zorunda kalan sizler için üzülüyorum.
Bunu yıllar önce YouTube'da gördüğümü hatırlıyorum, bu klibi.
Çok hoşuma gitmişti ve bir şekilde beni zorlamıştı.
Beni etkileyen ilk şey o zamanki televizyonun rengiydi.
Hani şu harika mavi, parlak kahve, vizon rengi falan var ya.
Ve Ray Charles'ı yavaşça izleyen yavaş kamera hareketi.
Ama tabii ki söyledikleri.
Benim gibi bakmayı her zaman sevmiş biri için içerik inanılmaz.
“Yıldızları, ayı ve güneşi gördüm” diyor.
Ve şimdi gözlerimi kapattığımda, oradaki bir parça ışık dışında...
Neredeyse gözlerimin arkasını görebiliyorum.
Biraz kozmosa benzediğini görebiliyorum.
Yıldızlar, ay ve bunun gibi şeyler.
Aslında öyle gibi, ama onları gözümün önünde görmüyorum.
Sanki onları bir şekilde kafamın arkasından sürüklüyormuşum gibi geliyor.
Sanki bir tür yansıtma yapıyorum.
Ama bunda kesinlikle bir zevk var.
Bunu görebiliyorum.
Ve hani, çocuklarını görmek istediğini söylediğinde...
benim çocuğum yok ama bunu çok iyi anlıyorum.
Ve sonra diyor ki, annemi gördüm...
Sanki bir şeyi bir kez görmek yeterliymiş gibi.
Belki de öyledir.
Şimdi gözlerimi kapatsam, annemi görebilir miyim?
Hala hayatta mı?
Evet, görebilirim.
Onu düzenli olarak görüyorum.
Ama bu onun bir çeşit fikri.
Bir çeşit bulanık karakalem çizimi gibi bir şey...
Ve aslında...
bu bana bir şey düşündürdü.
Bekleyin size bir şey göstereyim.
Geri döneceğim.
BAKMANIN HİKAYESİ
Görsel Yaşamlarımızda Bir Yolculuk
Bana bunu düşündürüyor.
Şimdi bu garip geliyor.
Şu eski telefonlardan ve onun gibi şeylerden biliyorum.
Ama büyükannem öldüğünde, bilirsiniz...
Kuzey İrlanda'da tabutu açık bırakırız.
Ve böylece kendimi, tabutunda ölü yatan onunla baş başa buldum.
Ve bunun doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordum.
Muhtemelen kötü bir protokoldü.
Ama yaptığım şey...
bu telefonu kullanarak onun fotoğrafını çekmekti.
Ve ölü büyükannem yıllardır bu telefondaydı.
Ama sonra...
telefon öldü.
Bu yüzden, o...
iki kat uzaklaşmış gibiydi.
Sanırım dijital olarak burada bir yerde.
Tam olarak anlamıyorum.
Ama...
bu telefonu elime aldığımda, büyükannemin orada olduğunu düşünüyorum.
Bu, Ray Charles'ın bir şeyi anlık görmesine benzer bir şey mi?
Ben de büyükannemin ölü bedenini bir anlığına görüşümü düşünüyorum.
Ve sonra o artık yok.
Bu da bir anlık bakışa benziyor mu?
Hafızanıza kazırsınız ve sonsuza dek orada mı kalır?
Bilmiyorum.
Bugünkü planım, Ray Charles'ın şeyini izlemeden önceki planım...
kalkmaya çalışmak, duş almak, giyinmek...
ve dışarı çıkıp bakmak hakkında, görsel dünya hakkında konuşmaktı.
Çünkü...
A. Bunu seviyorum.
B. Sabahları panjurlarımı açtığımda, bunun bana iyi geldiğini hissediyorum.
Hiç yatakta uzanmam.
Hiç yatakta uzanmam.
Saat 6.20'de uyanır uyanmaz kalkarım.
Sanırım planım bugün kalkıp yaşadığım dünyaya, Edinburgh şehrine gitmek...
ve bakmak hakkında konuşmak, görsel kültür hakkında konuşmaktı.
Çünkü yarın başıma bir şey gelecek.
Sana şimdi mi söylemeliyim?
Hayır, ne olacağını size söyleyeceğimi sanmıyorum.
Ama yarın gözlerimle ilgili çok önemli bir şey olacak.
Ama burada yatarken merak ediyorum...
bugün dışarı çıkmasaydım ne olurdu?
Ya bu karanlık odada öylece yatarsam?
Buna kamera obskura diyorlar.
Ya bu karanlık odada uzansam...
ve bugün gördüklerimi hayal etsem?
Kimlerle karşılaşabileceğimi?
Ne hakkında düşünebilirim?
Ya sadece gözlerimi kapatıp...
görsel kültür hakkında düşünseydim?
Gördüğüm her şeyi, gördüğüm gün batımlarını...
gördüğüm ölü bedenleri, keşke görmeseydim dediğim şeyleri.
Ray Charles 1972'de orada konuşuyordu.
Kuzey İrlanda'daki sorunların en yoğun olduğu dönemdi.
Ve televizyonda bir ceset gördüğümü hatırlıyorum...
neredeyse eminim 72'de, televizyonda.
Ve bu beni yıllarca rahatsız etti.
Yani görmek istemediği şeylerden bahsediyor.
Belki de bunu görmemeliydim.
Her neyse, bugünkü seçeneklerim bunlar.
Dışarı çıkıp, etrafta dolaşıp, şehri görüp, görsel şeyler hakkında mı düşüneyim?
Bakmaktan zevk alıyor muyuz, bakmanın tehlikeleri vesaire?
Yoksa burada uzanıp gözlerimi kapatıp her şeyi hayal mi edeyim?
Çeviri: nutuzar
Bir sonbahar günü...
uyanıyorum...
gözlerim açılıyor...
ve dünyam başlıyor.
Görsel dünyam.
Gözlerim dışarı bakıyor.
Bu turuncu ışık da ne?
Onu görmek bana birkaç yıl önceki turuncu şafağı hatırlatıyor.
Asla unutmayacağım bir şafak.
Kaç tane şafak gördüm?
Yatak odama döndüğümde, gözlerim bir ağaç görüyor.
Onu 20 yıldır görüyorum.
Yıllardır bu şehirde, bu dairede yaşıyorum.
Ağacı gördüğümde...
yaşadığımı hissediyorum.
O ağaç hala devam ediyor, büyüyor...
dünya hala devam ediyor, büyüyor.
Beynim tam olarak uyanık değil ama gözlerim uyanık.
Birlikte kafamın içinde resimler yanıp sönüyor.
Bir ömür boyu baktım.
Trende gördüğüm o tüy.
Şu termaller.
Gözlerim tepedeki çizgide bir motosiklet gördü.
Kendimi bir balonun içinde.
Gözlerim, buraya yakın bir elektrik santraline...
patlatılacağı gün boyunca baktı, baktı.
On yılların soğuk tozu, bir hayalet yaratıyormuş gibi görünüyordu.
Duştan sonra gözlerim bunu gördü.
Bu manzara bana elektrik santralini hatırlatıyor.
Birçok şeyi.
Oradaki adam iyi mi?
Ne görebiliyor?
Gözlerimi o adamdan alamıyorum.
Bu çekim bende bakma isteği uyandırıyor.
Bir günlüğüne onun şehrini dolaşmak için.
Gözlerim açık olarak.
Bakmanın termallerinde süzülmek.
Bu fikri seviyorum.
Ama bugün bakmak istememin tek nedeni bu değil.
Bakmak benim neşem oldu.
Benim dünyam.
Ama bu dünya biraz kapanıyor olabilir.
Birkaç ay önce bir DNA testi yaptım.
Ve maküler dejenerasyon genlerinden birine sahip olduğumu öğrendim.
Gözlerimin merkezi kararabilir.
Sonra birkaç hafta önce.
Başka bir şey öğrendim.
Yıllardır gözlüğümün sol camını temizlemeye çalışıyordum.
Her zaman kirliydi.
Sonra kirli olmadığını keşfettim.
Gözüm bulanıklaşmıştı.
Bir teşhis kondu.
Katarakt.
Kötü bir katarakt.
Birden kendimi yaşlı hissettim.
O turuncu şafakları görmeyi bırakacak mıydım?
O ağacı?
Çatıdaki adamın üzgün göründüğü gibi üzgün hissettim.
Ya da ben neşeli miydim?
İkisi de.
Bugün bu duygular daha da yoğunlaştı...
çünkü yarın sabah birisi sol gözümü kesecek.
Doğuştan sahip olduğum lensi çekip alacak.
Ve plastik bir tane ekleyecek.
Sabit bir genişliğe sahip olacak, yeni lens.
Böylece beynim, yakın ile uzak arasındaki odağı kaydırmayı başaramayacak.
Ve dünyanın sağ gözümden daha mavi görünmesine neden olabilir.
Görüşüm azalıyor.
Ve gözümün kesilip açılması fikri bana gördüklerimi düşündürüyor.
Ameliyatımdan bir gün önce...
görerek yaşadıklarımızın hikayesini anlatmak istiyorum.
Büyük Fransız ressam Paul Cézanne...
içinde gelişmekte olan optik deneyim hakkında bir mektup yazdı.
O, gelişmeyi karanlık odada bir fotoğrafın ortaya çıkması gibi mi kastetti?
O parlak ve açıklayıcı TV klibinde, Ray Charles görmeyi bırakmaktan bahsetti.
Ama ben görmeyi bırakmadım.
Peki bende ne gelişti?
Görsel dünya içimde nasıl büyüdü?
Ve sizde nasıl gelişti?
Günün parlaklığı, kalabalık, uğultu.
Bunlar tarafından...
şehrimdeki, Edinburgh'daki her gün gördüğüm sokak tarafından...
vurulmuş gibi hissediyorum.
No comments yet. Be the first to leave one.