200 baris pertama.
İki kelime.
En iyi yanı o.
Onlara kâbusun bittiğini bildiren...
...telefon araması.
- Tamam. Sorun yok. - Siktir git.
Sorun yok. Hadi.
İki kelime: Onu buldum.
Yanındayım. Bana sarıl.
Hadi.
Her şey biter.
Arkadaşların sana John mı diyor Jack mi?
Genelde John.
Eski dostlarım John diyor.
Tanıdıklarım Scottie diyor.
Ben Bay Ferguson diyeceğim.
Hayır, bu hoşuma gitmez. Olmaz.
Öğleden sonra olanların ardından
bana Scottie demen gerektiğini düşünüyorum.
Belki John bile.
Alo?
Ne?
Hemen geliyorum.
Ah kızım.
Sorun değil.
Tamam.
Sorun yok.
Geçti.
Tamam.
Geçti.
Geçti.
Geçti.
Bitişler tuhaf şeylerdir.
Geleceğini bilirsiniz ama yine de her şey sona erer.
Bu vakanın kapanmasına sevindim.
Yani tam olarak değil.
Biliyorum.
Takıntılıyım ama özel dedektifler öyle yapar.
Son taşın da altına bakarlar.
Acele etmeliyim.
Döneceğim.
Hepimiz acele etmeliyiz.
Siktir.
Ehliyet ve ruhsat lütfen.
Tabii.
Ne zaman hızlı gittim?
100'lük yerde 105'le gidiyordunuz ama sizi bu yüzden durdurmadım.
Arka tamponunuz sallanıyor.
Sahi mi?
Bir sonraki istasyonda durup baktırmanızı rica edeceğim Bay Miller.
Yolda giderken düşerse...
Hayır. Elbette. Teşekkür ederim.
Galiba kaldırıma çarptım ve...
Ben devriye 33. Ceset ihtimali. Bir Tesla.
Otoban 118'de vurulmuş erkek.
- Selam. - Burada ne işin var?
Günaydın. Seni görmek de güzel.
Pardon. Günaydın.
Her şey yolunda mı?
Evet. Sadece Henry inatçılık ediyor.
- Evet, öyle olabiliyor. - Evet.
Şey için şansımız olmadı...
Onu bulmana çok sevindim.
Öyle mi?
Evet, elbette.
Beni mutlu ettiğini mi sanıyorsun?
Seninle ilgili ne düşüneceğimi bilmiyorum Ruby. Cidden.
Muhtemelen bizi arıyorlardır. Pavich'i ifşa ettiğin için.
Şimdi hepimizin gitmesi gerek.
Bak, yapmak zorunda olduğunu sandığın şeyi yaptın.
Doğru.
Tamam. Bugün buradan gitmemiz gerek.
Biliyorum.
Tamam. Tahliyeye geç kalma. Miller zaten yolda.
- Anladım. - Son çağrı güneş batımında.
Sonuna kadar yazıyorsun, ha?
Ne demek o?
- Daha yeni başlıyorum. - Her zaman akademisyensin.
Beni çok iyi tanıyorsun.
Sanırım buraya kadar ha?
İyi yolculuklar.
Evet.
Nasıl hissediyorsun?
İyi sanırım. Karışık.
Evet, ben de.
Siegel's'da ayaklarına gül yaprakları dökülüyordur diye düşünmüştüm.
Şimdi oraya gidiyorum. Gül yaprakları beklemiyorum ama.
Aradığım şeyi aldın mı?
- Şey... - Oynatıcı?
Doğru. Tanrım, beynim.
Evet, burada.
- Onu neden istiyorsun ki? - Ha?
Oynatıcı. Onu neden istiyorsun? Gidiyoruz zaten.
Kontrol etmek istediğim bir şey var.
Vakayla ilgili, değil mi?
Bitti sanıyordum.
Haberlerde duyduğuma göre... Pardon, adı neydi?
- Ryan Pavich. - Evet.
Canavar olduğunu duydum.
Düzinelerce insana işkence etmiş.
Aha!
Bekle, sence yanlış kişiyi mi yakaladılar?
Hayır, oydu.
E, sonra?
Bir şey. Bilmiyorum.
Sence takıntı mı yapıyorum?
Bence bir hayat kurtardın ve hataların ne olursa olsun
iyilik konusundaki azmin...
İnanılmaz bir şey.
- Sağ ol Henry. - Yani gül yapraklarını hak ediyorsun.
Teşekkürler Henry.
Oraya nasıl gideceksin?
Ruby'yle.
- Corvette'i almıyor musun? - Keşke.
- Beni alır mısın? - Tabii ki.
Birazdan görüşürüz. Döneceğim.
Tamam.
- Sağ ol. - Rica ederim.
Deneme.
Söylemek istediğim bir şey, tanıdık gelene dikkat etmeniz.
Bildiğinizi kabullenmeyin.
Kendinizi şaşırtmaya izin verin.
Bu önemli çünkü benim için
kendimi tanıdığımı sandığım en uzun sürede.
Beyzbol seven biriyim.
Tenis sevmeyen biriyim vesaire. Ama bunun sınırlayıcı olduğunu fark ettim.
Ve böyle şeyleri yaptıkça yapmaktan hoşlanıp hoşlanmayabileceğim
diğer şeyler hakkında aslında hiçbir fikrim olmadığını fark ediyorum.
Mesela...
Çekiç sevdiğimi hiç düşünmezdim, sonra öyle olduğumu öğrendim.
Yani, evet...
- Hayır. Hayır. - ...açık fikirli olmam lazım.
Hayır. Lütfen.
Hey! Kes!
Kes!
Bir süre boyunca kendime...
Bay Sugar.
- Nasılsın? - Çok iyiyim. Teşekkürler.
Seni görmek güzel.
Olivia için yaptıklarınıza hepimiz minnettarız.
- Bay Siegel sizi bekliyor. - Sağ ol.
- Bana bir saniye izin ver. - Elbette.
- Margit, başın sağ olsun. - Teşekkürler Sugar.
Gerçi bana bir sürü başsağlığı dilendi
ama nedense bir işe yaramıyor gibiler.
Eminim.
Evet.
Olayı tam olarak çözemedik, değil mi?
Bunun senin için ne anlam ifade ettiğini.
Benim için anlamını söylemiştim.
Doğru.
İyi kalpli dedektif, zavallı zengin kızı arıyor.
Oğlunun tehlikeye attığı bir kızı.
Öz kardeşini.
Belki kasten değil ama pervasızca.
Ve tüm bunları bildiğini...
Uzun zaman önce onu The Boy in the Corner'da izlemiştim.
O... Çok iyiydi.
Evet.
Evet, çok iyiydi.
Bence de.
Tekrar başın sağ olsun.
Teşekkürler.
- Teşekkürler Carlos. - Rica ederim.
Umarım sakıncası yoktur. Veda etmek istedim.
Tabii ki sakıncası yok.
Aslında sana bir teklifim var.
Açık bir pozisyonum var.
Tüm şirketimin güvenlik şefliği.
Öyle mi?
Kolay bir iş.
İnternet korsanlarını takip etmek, film yıldızlarını rehabilitasyona götürmek.
Ve benim gibilerin sana ödediği tutarın
iki katını öderim.
Çok cömertçe. Teşekkür ederim ama...
Sahi mi?
- Tamam. - Ah, pardon.
Bu...
Evet. Nadirdir.
Olduğu zaman da çok hoş olur.
Soğuk bir his.
Sana teşekkür ediyorum demek çok hafif kaçar.
Güçlü bir kadına benziyor.
Evet, öyle.
Ama ikisi için de dönüş yolu çok uzun olacak.
O konuda konuştu mu?
Şeyi mi... Hayır. Henüz değil.
Doğru, bu beklenen bir şey.
- Oturabilir miyim? - Lütfen.
O bodrumda olanlardan bahsetmedi mi?
Dediğim gibi. Tek kelime etmedi.
Tamam.
Neden soruyorsun?
Bilmiyorum.
Bilmiyorum. Bir şey...
Clifford Carter'ın cesedi.
Onun Olivia'nın bagajından kaybolmasını senin ayarladığını varsayacağım.
- Bu çok... - Yapma. Lütfen. Hayır.
Bir şey söyleme.
Polis ne kadar az karışırsa o kadar iyi.
Katılıyorum.
No comments yet. Be the first to leave one.