The first 200 lines.
CHICAGO DAILY TRIBUNE DEWEY, TRUMAN'I YENDİ
SAVAŞ BİTTİ! ABD ZAFER KAZANDI!
14 Ağustos 1945'te Japonya Müttefiklere teslim oldu
ve İkinci Dünya Savaşı nihayet sona erdi.
Amerikalılar kutlama yapmak için sokaklara döküldü
ve bu coşku da o ikonik fotoğrafa yansıdı.
LIFE dergisi için Alfred Eisenstaedt'in çektiği fotoğrafa.
Kalabalık Times Meydanı'nda üniformalı bir denizcinin
bir hemşireyi tutkuyla öptüğü fotoğraf,
Amerikan gururunun ve zaferinin simgesi oldu.
Yine de fotoğraflar hikâyenin tamamını anlatmaz.
ZAFER GÜNÜ ZAFER!
Savaş bitti! Savaş bitti!
Savaş bitti!
-Kazandık! -Başardık, aynen öyle.
Gerçekten başardık.
-Zafer! Zafer! -Kazandık!
Hayır. Çek ellerini üstümden serseri.
Ama savaş bitti.
-Yani? -Bütün savaş bitti.
-Çek elini üstümden. -Kutlama yapıyoruz.
-Sapık falan mısın? -Hayır, herkes öpüşüyor.
-Hayır, öpüşmüyor. Sadece sen. -Bir tek ben değilim.
Sapık. Sapığın tekisin.
-Hayır, sapık falan değilim. -Öylesin. Benim sevgilim var.
-Tamam... -Baksana Johnny!
Ne? Johnny mi? Johnny yok.
-Johnny var. -Ne oluyor lan?
Buraya gelsene! Johnny!
-Johnny? -Bu seni rahatsız mı ediyor Agnes?
-Evet. -Hayır Johnny. Hayır.
-Bu sapık beni öpmeye kalktı. -Seni öpmeye mi kalktı?
-Herkes öpüşüyor. -Hayır.
-Affedersin? -Hayır Johnny.
-Sen bana yumruk mu attın? -Hayır, hayır. Yumruk falan yok.
-Denizciye saldırıyor! -Hayır, hayır!
Johnny'ye mi sataşıyorsun? -Hem de Zafer Günü'nde?
Hayır. Johnny'ye niye sataşayım?
Bu adam kesin Nazi.
-Hayır, Nazi değilim. -Sapık Nazi.
Nazi mi? Hayır. Tamam. Johnny. Johnny.
-Hayır! -Şuna haddini bildirin.
-Ne... Hayır, hayır! -Yakalayın şunu!
Hayır, hayır!
1841'de
William Henry Harrison, ABD'nin dokuzuncu başkanı oldu.
Soğuk ve berbat havaya rağmen
altmış sekiz yaşındaki başkan, ABD tarihinin en uzun
göreve başlama konuşmasını yaptı. Palto giymeden neredeyse iki saat konuştu.
Sonra da Harrison hastalandı. Pek de şaşırtıcı sayılmaz.
Doktorların tedavileri de
yılan zehri, müshil, sülük, cıva ve afyon olunca
başkanın durumu daha da kötüleşti.
Herkesin onu nasıl iyileştireceğine dair bir fikri var gibiydi.
Ne yazık ki, en az bilgili olan kişinin sözü dinlendi.
Merhaba Bayan Harrison.
-Merhaba Lawrence. Seni görmek güzel. -Sizi de.
-Sayın Başkan, tebrikler. -Teşekkür ederim. Sağ ol.
Yeni bir tütün aldım. Ne dersiniz? Kokusu nasıl?
-Hiç benlik değil. -Ben hiç koku almadım.
İçinde hafif kiraz aroması var. Aldınız mı?
Hayır. Ben kiraz falan alamıyorum.
-Hiç mi? -Daha çok duman kokusu alıyorum.
-Bir şey sorabilir miyim? -Tabii ki.
-Kaç Kızılderili öldürdünüz? -Bizzat mı?
Nasıl öldürdünüz? Bıçakla mı, vurarak mı?
Sanırım bazılarını vurdum.
Bazıları kılıcıma hedef oldu.
Bazılarını da konuşmalarımla öldürmüş olabilirim.
Neden iyi anlaştığınızı şimdi anladım.
-Evet. -Gerçekten çok komik.
Saygısızlık etmek istemem
ama bir Kızılderili sizi tüyle bile devirebilirmiş gibi.
-Pek güçlü görünmüyorsunuz. -Saygısızlık etmek istemem
ama biraz daha saygılı olmanız lazım.
Gerçek şu ki, çok çevik sayılmam
ama öyle kolayca da devrilmem.
-Bu yüzden Tippecanoe. -Tip...
Devrilen kano, başkan değil.
Paltonuzun olmadığını fark ettim. Hava serin.
-Üşümüyor musunuz? -Hava harika.
-Paltoya ihtiyaç duymadım. -Gerçekten mi? Siz başkansınız.
Birisi taşıyabilirdi. Bayan Harrison bile.
Hayır, Bayan Harrison taşımayacak.
Anlaşılan First Lady ile pek vakit geçirmemişsiniz.
Geçirmek istediğimden emin değilim. Demek istediğim, birisi taşıyabilirdi.
Hava iyice soğudu. Başkanımızın "Üşüdüm" demesini
-istemeyiz. -Sadece doğruyu söylüyorum.
-Gayet iyiyim. -Daha fazla vaktinizi almayayım.
Artık başkan oldu. Doktorla konuşmak gibi.
-Hayır, hayır. -Konuşup geçiyorsunuz, değil mi?
Neyse, tebrikler. Çalışmaya başlamayı dört gözle bekliyorum.
Çok teşekkür ederim.
Memnun oldum.
Sayın Başkan? İyi misiniz?
Kesinlikle iyiyim.
Emin misiniz? Bu öksürük de ne?
Yılın bu zamanı saman nezlem biraz azıyor.
-Mart ayında mı? -Elbette.
Benimle tokalaştınız.
-Bana elini ilk sen uzattın. -Uzatılan eli sıkmamalıydınız.
Kabalık etmek istemedim.
Ama bana göre... Bakın.
Soğuk algınlığınız
ya da başka bir hastalığınız varken el uzatmak kabalıktır.
Yakınımda duran sizsiniz.
Sen uzatınca ben de karşılık vermek
ve elini sıkmak zorunda kaldım.
Mecburdum. Kesinlikle mecburdum.
Anlamıyor musun?
-Tamam. -Canım.
Anladım.
-Hayatım. -Her şey yolunda mı? İyi misiniz?
Sayın Başkan?
Kendimi biraz hâlsiz hissediyorum.
Doktor çağırın!
Hemşire, biraz daha sıcak havlu lütfen.
Doktor, durumu nasıl?
Başkanın ateşi hiç düşecek gibi görünmüyor.
-Elinizden geleni yapıyor musunuz? -Elbette. Kan alıyoruz, afyon veriyoruz.
Birazdan da sülüklere başlayacağız.
-Yeterince sülüğünüz var mı? -Evet.
-Sülüklerden çok umutluyuz. -Teşekkür ederim.
Selam. Nasılsınız?
-Hayatım. -Martha.
-Selam doktor. Durumu nasıl? -Evet? Başkanın durumu iyi değil.
-Yemin törenindeydim. -Evet.
-Palto giymemişti. -Hava buz gibiydi.
İnanılmaz. O paltoyu on kişi sırayla taşıyabilirdi.
-Karısı bile taşıyabilirdi. -Taşımaz. Palto taşımak için fazla asil.
Bir sürü insan ona palto getirebilirdi.
Palto hep olmalıdır. Olması olmamasından iyidir.
-Bunun nesi kötü? -Kötü değil.
O paltoyu giymemesi bence tam bir gösterişti.
Hava atıyordu. Ben de elini sıktım.
Şimdi onda ne varsa bana da geçmiş olabilir.
Boğazım gıcıklandı.
-Bunu kendi doktoruna danışabilirsin. -Doktorun dibindeyim zaten.
-Ama ben başkanla ilgileniyorum. -Onu anladım. İlgileniyorsun.
-İlgileniyorsun. -Evet öyle.
Olması gerektiği gibi. İlgilenmeni bölmek istemem.
-Bir saniye baksan yeter. -Ağzına bakmayacağım.
-Baksana. -Bakmayacağım.
Şu an aklımda tek bir hasta var. O da bu ülkenin lideri.
Şu anda doğrudan onunla ilgilenmiyorsun.
O yatakta, sen de buradasın.
Sülükleri hazırlarken öte yandan nefesini dinliyorum.
Afyonun etkilerini takip ediyorum.
-İlgileniyorum. -Yarısını bana ver.
Öyle bir şey yok. Anlaşılan hayatında kimseyle ilgilenmemişsin.
Kuzenim hastayken ona kek götürmüştüm.
Bakmayacağım. Bakmıyorum. Gözlerinin içine bakıyorum.
Madem gözlerime bakıyorsun
üç parmak aşağı inersen ağzımı görürsün.
-O başka türlü bakmak olur. Olmaz. -Baksana.
Cevap hayır. Şimdi izninle başkanla ilgileneceğim.
Tamam, ilgilenmeni anladım. O ne yapıyor?
-O da ilgileniyor. -Ben de ilgileniyorum.
Aynı anda iki kişi mi?
Evet. Biz başkanın iki hekimiyiz.
Sana bir şey soracağım.
Hastalandığını duyunca içten içe sevinmedin mi?
-Hayır. Kiliseye gidip ağladım. -Hadi oradan.
Ben de başkan gibi
birkaç gün içinde bu hâle gelsem ne hissederdin?
-Başkan mı olacaktın? -Hayır.
Bu şehir hasta insan kaynıyor. Burası tam bir bataklık. İğrenç.
Muayenehanene gelsem kaç para alırsın?
Muayenehanem Beyaz Saray'da. O yüzden gelemezsin.
-Niye Beyaz Saray'da muayene olamıyorum? -Randevu gerekiyor.
Randevuyu da yalnızca başkana veriyorum.
Yani bütün gün hiçbir şey yapmıyorsun?
Hiçbir şey yapmıyorsam işimi yapıyorum demek.
-Beyaz Saray'da beleş yaşayan birisin. -Asalak değilim.
Olası sorunları öngörüp
sağlığını tehdit edecek olayları ortaya çıkmadan engelliyoruz.
-O zaman neden palto getirmediniz? -Lawrence, lütfen.
-Doktor, yardımın için sağ ol. -Buna hiç umursamadım.
-Öyle mi? Güzel. -Hem de hiç umursamadım.
Canım.
Biraz sirke...
Affedersiniz. Rahatsız ediyorum.
Yemin törenindeydim. Ben de elini sıktım.
Ne kadar hasta olduğunu görüyorsunuz.
Sabunla suya ulaşmak için ne kadar vaktim kaldı?
-On saniye. -On saniye mi?
-Bu kadar mı? -Evet.
Birinin elini sıkmanın güvenli olduğu tek yer tuvalet.
Hasta olmamak için elinde sabun ve suyla dolaşman gerek.
-Hayır. Şimdilik yemek yok lütfen. -Ne? Neden?
Nezleyi besle, ateşi aç bırak.
Bence tam tersi. Nezleyi aç bırak, ateşi besle.
Hayır, tersini söyledin. Sen doktor musun?
Hayır ama annem hep "Nezleyi aç bırak, ateşi besle" derdi.
Hatta kızıl olduğumda
annem beni durmadan besledi.
Bir haftada iyileştim. Üstüne yedi kilo aldım.
-Annen doktor muydu? -Hayır. Schnauzer yetiştirirdi.
-Ama hayat görmüş kadındı. -Hâlâ hayatta mı?
Hayır. Yiyecek hiçbir şey kalmayınca kızıldan öldü.
No comments yet. Be the first to leave one.