The first 200 lines.
4 TEMMUZ 1776. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
1803’te Thomas Jefferson, Louisiana Satın Alımı’nı
Napolyon’dan 15 milyon dolara aldı ve ABD topraklarını iki katına çıkardı.
Hem de kilometrekare başına on bir dolar gibi oldukça iyi bir fiyata.
Başkan Jefferson, Meriwether Lewis’i yeni toprakları keşfetmek için
batıya gönderdi.
Lewis, en yakın arkadaşı William Clark’ı
seferde eş lider olarak seçti.
Beş bin kilometrelik yolculuğun yıllar sürmesi bekleniyordu
ama ünlü keşiflerine başlamadan önce
aşmaları gereken en büyük engel
Lewis’in eşi Mavis’ti.
Hayatım! Tanrım.
Seni çok özledim.
-Tanrım, seni çok özledim. Eve dönmene çok sevindim!
-Bu yeni bir şapka mı? -Evet. Sen yokken yaptım.
-Çok yakışmış. Ellerine sağlık. -Evet. Teşekkür.
Ellerine sağlık. Çok iyi bir terzisin.
Deniyorum.
O küçük ellerini neye atsan başarırsın, değil mi?
Seni çok özledim. Çok özledim.
Biliyorum, yoktun
ama burada yapılacak çok iş var, tamam mı?
Yağmurlar gelmeden önce kazılması gereken tuvalet çukurları var.
Bir de geçen yıldan tabaklamadığımız tüm deriler var.
Onları da işlememiz gerekiyor.
-Tanrım. Çok iş var, değil mi? -Evet.
Peki Başkan Jefferson’la görüşme nasıldı?
-Herkes ne konuşuyor, tahmin et. -Yine bir Kızılderili katliamı mı?
Hayır. Louisiana Satın Alımını.
-Bu çok büyük bir olay. -Evet, çok büyük.
Bana görüşmeyi anlat. Ne dedi?
Aslında...
-Bu çılgınca ama... -Ne?
Aslında benden Oregon Yolu'nu keşfetmemi istiyor.
-Ne? Senden mi? -Evet, Louisiana Satın Alımı. Evet.
-Haritalara ihtiyacı var ve... -Haritalara mı?
Ne satın aldığını bilmek istiyor.
Daha yeni eve geldin, yine mi gideceksin?
Biliyorum. Bende gitmek değil, yanında kalmak istiyorum.
Hayvanların derilerini yüzüp tabaklamak istiyorum.
Meyveleri konserve yapıp turşu kurmak istiyorum.
Buna hazırdım. Hepsini yapmaya hazırdım.
Bunu tek başına mı yapacaksın? Oregon Yolu'na tek başına mı gideceksin?
Hayır.
-Hayır. -Hayır mı? Yanında biri mi olacak?
Clark da geliyor. Clark benimle gelecek.
-William Clark mı? -Evet. William.
Evet, William da geliyor.
-Dostun, balıkçı ortağın mı? -Jefferson, Clark'ın da gitmesini istiyor.
-Ben istemiyorum. -Clark'ı?
Çok mızmızdır. Durmadan şikâyet eder. Tırmanışta da berbattır.
-Herifin ayağında bunyon var... -Bunyon mu?
...ve tek yaptığı "Ayağım, parmaklarım" diye sızlanmak.
Ben sadece bu işten sıyrılmaya çalışıyordum hayatım.
Clark ile keşfe çıkmak istemiyorum.
Yani başkan, en yakın arkadaşın William Clark ile birlikte
Oregon Yolu'nun haritasını çıkarmanı mı istedi?
Bu resmen tesadüfün sözlükteki karşılığı.
Benim en yakın arkadaşım burada.
Ben Başkan Jefferson'a onun adını bile anmamışken
"William Clark da seninle gelecek" dedi.
Arkadaşlığımızı bilmiyor ki.
Affedersiniz. Kim olabilir acaba?
-Selam William! -Selam!
-Aman Tanrım, ne büyük sürpriz. -Clark.
-Duydum ki dönmüşsün. -Evet.
-Bak hayatım, bak. -William Clark.
Az önce senden bahsediyorduk.
-Evet. -Abigail nasıl?
-İyi. Gayet iyi. -Güzel, güzel.
Peki ya bunyonların nasıl?
-Ne? Nelerim? -Bunyonların.
-Bunyonların işte. -Evet, bunyonlar.
-Bunyon sorunun. -Evet. İyiler.
-Bunyonlar iyi. -İyiler.
Söğüt kabuğu yöntemini uyguluyorsun, değil mi?
-Söğüt kabuğu. -Evet.
Evet, söğüt kabuğu uyguladım. Çiğniyorsun.
Hayır, bunyonların üzerine kabuğu sürmen gerekiyor.
Onu da yapıyorum. Hem sürüp hem çiğneyince parmak birden düzeldi.
-Sürüp çiğnedin mi? -Evet.
-Mucize gibi. -Mucizeydi.
Pekâlâ. Sizi baş başa bırakayım.
Yapacak işlerim var.
-Yapacak işler var. Evet. -Bir kişi için epey çamaşır çıkmış.
-Ona söyledin mi? -Evet, söyledim.
-İyi miydi? -Hayır, değildi.
-Öyle mi? -Hem de hiç. Hayır.
-Abigail'e söyledin mi? -Evet, söyledim.
-Ne dedi. -İyi değildi.
-Evet. -Evet ama yapma.
-Gidiyoruz. -Gitmeliyiz.
Bunu tartışamayız. Gidiyoruz.
-Evet. Tamam. -Gidiyoruz.
-Oltanı da getir. -Tabii ki.
-Evet. -Sahte ve canlı yemlerim var.
-Peki ağ? Ağın var mı? -Hayır, ağım yok.
-Şapkamı kullanacağım. -Ne?
-Şapkam var. -Harika.
Yani bütün sefer boyunca eğleneceğiz.
-Eğlence. -Balık tutmak.
-Balık tutmak. -Hepsi bu, değil mi?
Tabii biraz da keşif yapmamız gerek.
-Evet. -Evet.
Peki bu tam olarak ne demek?
Sanırım daha önce hiç gitmediğin bir yere gidiyorsun
sonra da etrafa göz atıyorsun.
-Bunu yapabiliriz. -Evet, kolay.
-Çok zor değil. -Kolay, evet.
Washington'a gittin. -Evet.
Jefferson'ı gördün. Nasıl biri?
-Hıyarın teki. -Öyle mi?
-Evet. -Tuhaf bir adam.
-Sürekli Fransa'ya gidip duruyor. -Evet.
Fransa'da ne işi var ki?
Yanımıza birkaç yerli kadın alsak?
Artık yerli diyemezsin.
-Sadece onlar yerli diyebilir. -Sadece onlar.
-Evet, yerli olmaz. -Tipi olur mu?
-Bence tipi olur. -Wanpum diyebilir miyiz?
-O biraz tartışmalı bir konu. -Neyse.
-Bu yolculuk harika olacak. -Harika olacak!
-Harika olacak! -Nesi harika olacak?
Ailemizi bırakıp...
-Evet. -...bu çılgın yolculuğa çıkmak
-büyük bir fedakârlık. -Evet.
Gitmek istemiyoruz.
Ama başkanımıza karşı hissettiğimiz sorumluluk...
-Başkana, yurttaşlara. -Yurttaşlarımıza.
-Ülkeye hizmet. -Evet, ülkeye hizmet.
Bir dakika. Senin hazırlanman gerekmiyor mu?
-Gerekiyor. -Hayır, hayır.
Birkaç sorum var.
Yani William, Başkan Jefferson bu keşif gezi için seni seçti.
-Seçti. -Demek Başkan Jefferson ile tanıştın?
-Evet. -Nasıl biri?
Hıyarın teki.
-Daha önce hiç keşif yaptın mı? -Sadece yaşamak bile keşif sayılır.
Çünkü ilk kez gittiğim her yeri aslında keşfediyorum.
-Keşfediyorsun? -Evet.
Ana rahminden çıktığından beri keşfediyorum.
-Gözlem yaparım. -Gözlerine bir bak.
-Evet. -Şu merak dolu bakışlara bak.
Gözleri faltaşı gibi açıktır. Sınırsız bir merakı vardır.
Ve bunları yaparken sanırım balık da tutacaksınız.
-Evet. -Evet. Karnımızı doyurmak için.
-Doğru. -Karnını doyurmak.
-Keyif için değil. -Asla.
Keyfi balık tutmuyoruz.
-Hem de hiç. -Yemek için.
Peki tüm bunlar ne kadar sürecek?
-Çok uzun sürmeyecek. -Birkaç yıl.
-Dur biraz. Birkaç yıl mı? -Hayır.
Ne dediğini bilmiyor, tamam mı?
Yani bana diyorsun ki, bu Clark ve Lewis keşif gezisi
-birkaç yıl sürecek? -Ne keşfi?
Clark ve Lewis değil. Lewis ve Clark.
-Hayır, Clark ve Lewis. Alfabetik olarak. -Lütfen.
Biz Lewis ve Clark'ız. Nokta.
Ama alfabetik sıralayınca ilginç oluyor.
Evet.
Alfabetik sıralayabilirsin ama bu onu ilginç yapmaz.
-Tıpkı "peynir ekmek" gibi. -Doğru.
Alfabede ekmek peynirden önce gelir
ama "peynir ekmek" demek kulağa daha hoş gelir.
Sonuçta aynı tat. İster peynir ekmek de, ister ekmek peynir.
-Kimse bizi yemiyor Clark. -Beni bir şeyler yiyor.
Bu yolculuğa sizden başka gidecek olan var mı?
-Hayır, hayır. -Hayır.
-Birkaç Kızılderili kadın. -Kadın mı?
-Kızılderili kadınlar da mı geliyor? -Ama yaşlılar.
-Yaşlı Kızılderili kadınlar mı? -Evet, yaşlılar.
-Yaşlı ve düşkün. -Evet.
-Düşkün mü? -Evet.
-Beli bükülmüş. -Beli bükülmüş.
Tamam, yeter. Neden yanınızda yerli kadınlar geliyor?
Yerli diyemezsin.
-Yerli denmiyor mu? Tamam. -Hayır.
Peki ne yapacaklar?
-Yol bulacaklar. -Yön bulmamız lazım.
Yönleri, en iyi yaşlı Kızılderili kadınlar bulabilir.
-Evet. -Haklısın.
Hem onları uzaklaştırmak istiyorlar çünkü çirkinlermiş.
-Aslında onları istemiyorlar. -Çirkin mi?
Aslına bakarsan bunu çok merak etim.
Senin hazırlanman gerekmiyor mu?
Gerekiyor. Kurumalarını bekliyorum.
Evet. Tamam. Gitmem lazım.
Tamam. Birazdan görüşürüz.
-Yok artık. -Yok artık.
-Hepsini yedi. -Hem de hepsini.
-Hepsini. -Şu bunyon hikâyesini bile.
-Bunyon ne? -Bunyonlar işte.
-Hiç bunyonum olmadı. -Peki ya sür ve çiğne hikâyesi?
Bak, benimle eve gelip Abigail'le konuşur musun?
-Böylece ben de senin gibi sıyrılabilirim. -Evet.
-Harika. -Elbette gelirim.
-Hadi, benim eve gidelim. -Tamam.
-Nereye? -Nereye?
No comments yet. Be the first to leave one.