ആദ്യത്തെ 200 വരികൾ.
Selam!
Nasıl gidiyor?
Şuna bakın, herkes gelmiş!
Herkes burada, çok heyecan verici.
Tanrım.
Lincoln Center, Lincoln Center'daki Lincoln merkezlerinden biri olan
Vivian Beaumont Salonu'ndan daha güzel yer mi var?
Doğru olanı bulduğunuz için hepinizi tebrik ederim.
Gelmenize çok sevindim.
Son gösterimin adı "The New One"dı. Şuradan 15 blok ötedeydi.
Sen izledin.
Bunun adı da "The Old Man
and the Pool."
2017'de senelik check-up'ıma girdim.
Hiç sevmem, bir sürü "önceden var olan hastalığım" vardır.
Ben bunlara "hastalık" diyorum çünkü her şey zaten var.
Varsa her şey önceden de vardır.
Doktora giderken oluşmadıysa tabii.
Kontrol listesini çıkardılar.
Hepsini baştan aşağı daire içine alıp hamileliği çıkardım ama...
Bu sene 44'üme girdim.
Yaşım ilerledikçe anladım ki muayenehanedeki süs sandığım eşyalar...
...aslında işe yarıyormuş.
Size bir örnek vereyim.
Doktorum, Dr. Walsh bir tüpe üflememi söyledi.
Akciğer testi, tüpte bir top var.
Mum üflemeyi simüle ediyor. O yüzden doğum günü pastası testi diyorum.
Hayatında kaç doğum günü pastası kaldığını gösteriyor.
Bir de... Aşağı yukarı. Üfledim, şöyle yaptım...
Ekrana bakıyordu, "Hadi, üfle" dedi.
Sonra... Evet, üfledim.
Ona söylemem gerekti.
"Üfledim" dedim. "Tekrar üfle" dedi.
Daha güçlü üfledim, şöyle yaptım...
Dr. Walsh 80'lerin bozuk televizyonuymuş gibi ekrana vurdu
ve benim için canlandırma yaptı.
"Belki şöyle yapsan" dedi.
"Nefes almaktan pek anlamam
ama omuzlardan gelmediğine eminim" dedim.
Sonra...
Sonra sandalye çekip "Ne diyeceğimi bilmiyorum Mike.
Şu makinenin dediğini dinlesem
kalp krizi geçirdiğini söylerdim.
Hem de şu an" dedi.
Böyle dediğinde çok endişelendim
çünkü kalp krizi geçirdiğimi düşünsem
ya acile gider ya da onu ararım diye düşünürdüm.
Ben de şöyle dedim,
"Kalp krizi mi geçiriyorum?"
"Sanmıyorum" dedi.
"Daha somut bir cevap almalıyım" dedim.
"Şehrin ötesindeki kardiyoloğa sevk ediyorum, ikinci bir görüş al" dedi.
"İkinci görüş" lafını duyunca korktum.
İlk analizin gerçeklere dayandığını sanıyordum.
Rastgele tahminler yürüttüğümüzü bilmiyordum.
Fikir sunma vakti olduğunu bilsem
kâğıt üstüne oturmayı sevmediğimi söylerdim.
Çünkü hep tavuk gibi hissederim.
Bekleme odasındaki bazı formları dijital ortama taşıyabilirsiniz.
Birkaçını daha önceden de doldurdum sanki.
Fikir sunuyorum.
Şehrin ötesine giden otobüse bindim.
Yani belli duraklarda duran yavaş bir ambulansa.
Bu da bir fikir.
Sonra yeni kardiyoloğumla tanıştım.
Benden ne istedi sizce? Tahmini olan var mı?
- Üflemeni. - Tüpe üflememi, evet.
Aleti aldım, kalp krizi geçirdim.
Şöyle dedi, "Vay canına, çok düşük bir puan.
Ailenizde kalp hastalığı geçiren var mı?"
"Babam 56 yaşında kalp krizi geçirdi.
Aslında onun babası da 56 yaşında kalp krizi geçirmiş" dedim.
Yani o seneyi tamamen es geçerim diyordum.
Hastane yakınında bir ev tutup pek program yapmam diyordum.
Benim için önemli bir sene olabilir.
"Aile geçmişinize bakılırsa haftada beş gün kardiyo yapın" dedi.
"Bence kimse haftada beş gün kardiyo yapmıyor" dedim.
"Pek çok kişi haftada beş gün kardiyo yapar" dedi.
"Bence profesyonel sporcular bile yapmıyordur" dedim.
"Profesyonel sporcular kesinlikle haftada beş gün kardiyo yapar" dedi.
Kırk beş dakika bunu konuştuk.
Fikir ayrılığımızı kabullendik.
Terler içinde, nefes nefeseydim. Biraz da açtım. Hep biraz açımdır.
"Küçükken bir spor yapmadınız mı?" dedi.
"Evet, futbol oynadım ama idmanlarda araya kaynardım" dedim.
"Bak, Mike orada" diyenlere "Hayır, Mike ormanda" derlerdi.
Anlatabildim mi?
Dokuzuncu sınıfta güreş takımına katıldım.
Hayatımın hatasıydı, takım arkadaşlarım söyledi
çünkü güreş idmanlarında araya kaynayamıyorsunuz.
Gerçekten güreşmelisiniz veya benim durumumda
üzerinizde güreşilmeli.
Genç kaslı erkekler
er ya da geç kasıklarıyla suratıma bastırırdı.
Zafer dansı yapıyor gibi.
Üzerimde de kadın mayosu olurdu.
Buna güreş atleti diyorlar ama ben bir karakter yaratıyordum.
O karakter 1920'lerin cankurtaranıydı.
Hayatımda en nefret ettiğim şey güreş idmanlarıydı
çünkü bir sürü şınav çekerdik
ve çok erken yaşlarda isteğimi kaybettim.
Yatıp kalkmadım.
İlk konuma geçerdim,
"Güzelmiş, tam da...
Uzanmak için güzel bir pozisyon" dedim. Sonra biraz elimin üstüne yattım.
"Ellerim yumuşacıkmış" dedim.
Ellerim doğal bir yastık.
Şınav çekip birbirimizle güreşirdik.
Yetmiş kilo kategorisindeydim.
Yeteneklerimize göre takımın 46 kilo kategorisiyle eşleştim.
Kırk altı kiloda pek çok kişi gördünüz mü bilmiyorum.
Ufak insanlardır.
İnsanın kendi bebeğiyle güreşmesini andırır.
Bu sihirli bebek idmanlarda beni defalarca tuş ederdi.
Bir kâğıdın kâğıt ağırlığını tuş etmesi gibiydi.
Çok kötüydüm. Gerçekten kötüydüm.
Müsabakaya girecek kadar iyi değildim
ama takımla gezer, aynı şeyleri giyerdim.
Maçlardan sonra zaman kalırsa
iki tarafın yedek güreşçileri birbiriyle güreşirdi.
Böyle durumlarda gizli bir strateji geliştirdim.
Olabilecek en kısa sürede tuş oluyordum.
Hayatımın bu dönemi hemen bitsin diye.
Aynı stratejiye sahip bir rakiple karşı karşıya geldiğimde
bu strateji tökezledi, yani...
Bir süre orada takıldık.
Birbirimize şöyle sinyaller verdik, "Beni tuş edebilirsin.
Dizimi kavra. Kafamı kavra.
Şınav bile çekemem. Bu eller doğal yastık."
"Bir de bana sor"
Çıkmaza girmiştik.
Lise güreşinde müsabakayı devam ettiren üç başlama pozisyonu vardır.
"Ben sana kerkineyim", "Sen bana kerkin",
bir de "Kim kime kerkinecek?" var.
Bu da tarafsız Grekoromen hareketiydi
çünkü "Kim kime kerkinecek?" sorusunu
Yunanlılar sordu.
Romalıların cevabı da şu oldu, "Herkes."
Ve...
Tarihçi değilim ama...
Rakibime karşı "Ben sana kerkineyim" pozisyonuna girdim.
Hakem düdüğünü çaldı.
Bir şekilde, hâlâ tarif edemiyorum,
rakibimi tuş ettim, inanamadım.
O da inanamadı.
Takım arkadaşlarım hayretler içindeydi. Akın ettiler.
"Mike! Sık!" diye bağırdılar.
Güreş camiasında "sık" demektir.
Ben de sıktım.
Birden matın üstü kan gölüne döndü. Yok, farkındayım.
Sizce ben ne hissettim? Şöyle dedim,
"Adamı öldürdüm. Ömrüm boyunca kanundan kaçacağım."
Güreş Eşkıyası Birbiglia.
Tek tuşta öldürür.
Şınav çekemez, genç bir çocuğu elleriyle öldürdü.
Ellerine "doğal yastık" der.
Meğerse kendi kanımmış. Burnumdan mata akmış.
Herhangi bir fiziksel yaralanma olmadan.
Bir şey kazanabilme ihtimalinin yarattığı stresten dolayı.
Bedenim şöyle dedi, "Ne yapacağız?"
"Kanayalım bari. Yarın çözeriz."
Hakem düdüğünü çaldı. "Matta kan var." Gayet açıktı.
Kandan sorumlu küçük çocuk elinde bezle koştu.
Silip geri döndü.
Takım arkadaşlarım burnuma bir şey tıkadı. "Mike, oraya geri çık.
Az önce yaptığını yap" dedi.
Aptallar sandı ki az önce
ne yaptığımı biliyorum.
Koşarak çıktım. "Ben sana kerkineyim" pozisyonuna girdim.
Hakem düdüğünü çaldı, aniden tuş edildim.
Bir güreş müsabakasını yenmeye hayatımda en çok o an yaklaştım.
Buraya böyle geldim.
Vivian Beaumont Salonu'na. Hepimiz böyle geldik.
Bir bakıma.
Kardiyoloğuma bunları anlattım.
Kayda değer, önemli anları.
"Haftada beş gün kardiyo yapmam pek gerçekçi değil" dedim.
"Peki yüzme? Yüzmeyi sever misin?" dedi.
Beş yaşındayken
annem beni Worcester, Massachusetts'te YMCA Havuzu'na götürdü.
Her yönünden tiksindim, ıslatırdı.
Terletirdi. Çocukken arkadaşlarınız
alçılarının içini koklatırdı ya?
Evet, o kokunun
bir binaya dönüştüğünü düşünün.
Sonra birisi üzerine aşırı klorlu su püskürtüyor.
O havuzda doğru oranda klor kullanmıyorlardı bence.
Bence bir yönerge yoktu.
Kendini fazla kaptırmış bir yönetici
"Bir kap su, iki kap klor" demiş.
"Janice, hayır!" deseler de
"Sadece işimi yapıyorum!" demiş.
O havuzla nasıl korkunç bir suçu örttüklerini bilmiyorum
ama bir işler dönmüş.
Gecenin bir yarısı mafya birini öldürmüş.
Birkaç suçlu "Mezar kazalım mı
yoksa cesedi YMCA Havuzu'na mı götürelim?
Aile üyeliğim var. Ceset için misafir hakkını kullanırız.
Havuza bırakırız, ceset altı saate çözünür" demiş.
O derece çok klor var, demeye çalışıyorum.
No comments yet. Be the first to leave one.