Synecdoche, New York

Synecdoche, New York

Turkish സബ്ടൈറ്റിൽ ഡൗൺലോഡ് ചെയ്യുക

റിലീസ് വിവരങ്ങൾ

114 Synecdoche, New York (2008) [1920x816] (AAC 5 1) -Charlie Kaufman- 0383028 track1 [tur]
കമന്ററി എഴുതിയത് enro7

ടാഗുകൾ

bluray
പ്രസിദ്ധീകരിച്ചത്: 2024-06-11
ഡൗൺലോഡുകൾ: 87
ശ്രവണ വൈകല്യമുള്ളവർക്ക്: No

Turkish സബ്ടൈറ്റിൽ പ്രിവ്യൂ

ആദ്യത്തെ 200 വരികൾ.

Düzenleme: nutuzar

Bu güzel ve hemen hemen sakin bir 22 Ekim gününde...

Schenectady'de, saatlerimiz 7:45'i gösteriyor.

Ve sonbaharın ilk günündeyiz.

Bugünün şerefine, şiir ve edebiyatta güz mevsimini konuşmak üzere...

Union üniversitesi profesörlerinden...

Elke Putzkammer yanımızda.

- Günaydın, profesör. - Merhaba, Alex.

Hemen konuya girelim. Neden birçok insan...

sonbahar mevsimi hakkında yazıyor?

Sanırım, genelde sonun başlangıcı olarak görüldüğü için.

Eğer hayat bir yıl olarak düşünülürse, o halde sonbaharın başlangıcı Ekim...

güllerin solduğu ve yaşayan şeylerin öldüğü zamana denk geliyor.

Ekim bir melankoli ayı ve belki de onu güzel yapan da bu.

Bize okumak isteyebileceğiniz bir şeyler var mı peki?

Seve seve.

Kiminki şu anda evi yok, asla da olmayacak.

Kim ki yalnız, yalnız kalacak.

Okuyacak, oturacak, akşam çökünce uzun mektuplar yazacak.

Ve volta atacak yollarda, yorulmak bilmeden.

Ve etrafında yaprak döken ağaçlar olacak.

Tanrı aşkına, bu biraz sertti değil mi?

Belki de. Ama gerçek.

Anne, bitti.

Tamam.

- Günaydın - Günaydın.

- Seni uyandırmamaya çalıştım. - Teşekkür ederim.

Uyandırmadın. Ben sadece... İşte, kalkamadım.

- Caden, şunu açar mısın? - Arayan Maria, açmak istemiyorum.

- Caden... Bu garip. - Hey, benim. Nasılsın?

Anne, kakamda bir gariplik mi var?

Hayır, tatlım, sadece yeşil. Muhtemelen yeşil bir şey yemişsin.

Yemedim. Neyim var benim?

Buna bakmam lazım, Olive. İyi olacaksın, tamam mı?

- Ama, Anne... - Tamam, hemen döneceğim, Olive.

Yok bir şey. Olive'in poposunu siliyordum. Sen?

- Kashmir'deki depremde... - Şaka yapıyorsun. Lanet olsun.

- Tahminen 73.000 kişi öldü... - Kendimi iyi hissetmiyorum.

Tanrı aşkına.

Washington D.C'de yürüyüş, bugün, 15 Eylül.

- Harold Pinter vefat etmiş. - Yaşlıydı değil mi?

- Hayır, bekle. O Nobel ödülünü kazandı. - Anne.

- Ne var, tatlım? - Kakama bakman gerekmiyor mu?

- Terslik olmadığına emin misin? - Bir şeyin yok, Olive. Sadece sifonu çek.

Ya canlıysa? Ya onu öldürürsem?

- Aynı bitkiler gibi yeşil. - Canlı değil, tatlım.

Albanyfest'te The Dumb Waiter'ı sahnelemiştim hatırlıyor musun?

Yulaf ezmeni ye, tatlım.

- Ben fıstık ezmesi ve reçel istiyorum. - Yulaf ezmesi demiştin.

- Burası bir restoran değil. - Yulaf ezmesi istemiyorum.

- Tamam. İyi. - Anne, özür dilerim.

Türkiye'de kuş gribine rastlanmış. Ülke olan Türkiye, hindi değil.

- Okula kadar televizyon izleyebilir miyim? - Bazı tavuklarda, evet.

Yüzeyin altında, düşüncelerde görünmeden...

büyüyen bir virüs gibi oynanan gizli bir oyun var.

Ama siz fark etmeden etkileniyorsunuz...

- Sütün tarihi geçmiş. - Tamam.

Tanrım.

- Bunu yesen iyi olur. - Yiyeceğim.

Evet.

Bana bu soruyu soracağını nereden bildim?

Cadılar bayramın kutlu olsun, Schenectady.

Ne zamandır New York'tasınız?

Alabama Üniversitesi'nin ilk zenci mezunu vefat etmiş.

Vivian Malone Jones.

Kalp krizi, 63 yaşındaymış.

Hassiktir!

Tanrım! Kimse yok mu? Adele, yardım et!

- Aman Tanrım, Caden, neler oluyor? - Tıraş oluyordum ve şey birden uçuverdi.

Aman Tanrım! Yüce İsa, kafana bak.

Hassiktir!

Aman tanrım, çeviremiyorum.

Bekle.

- Anne, babamda kan var. - Evet.

- İz kalacak mı? - Muhtemelen. Kötü görünüyor.

- İz kalmamasını dilerdim. - Tabi.

Bu adam artık sinirlerimi bozuyor.

Saat gibi, her hafta burada.

Tamamdır. Bence bu... Bir bakalım.

- Ne? - Büyük tuvaletinde bir değişiklik var mı?

Normalden biraz daha sarı. Neden ki?

Evet, bir göz doktoruna görünmeni istiyorum.

- Nörolog mu? - Ne? Hayır.

Bir göz doktoru. Dedim ki, göz doktoru.

Bunu duyabiliyor musun?

Evet.

Ve bugün Salı. Anne, bugün Salı mı?

Hayır tatlım, bugün Cuma. Ee, tam olarak ne söyledi?

Göz bebeklerimin olması gerektiği gibi açılıp kapanmadığını.

Genişliyor.

- Hayır. - Evet.

- Söylediğinin bu olduğunu sanmıyorum. - Evet.

- Dediği bu değildi. - Kafana aldığın darbe yüzünden mi?

Bilmiyor. Belki de.

Öyle düşünmediğini söyledi, belkiymiş. Ama bilmiyor.

- Ama belki. Kim bilir? - Tamam, Tanrı aşkına Caden, anladım.

- Bilmiyor... - Özür dilerim. Biraz gerginim.

- İğne oldun mu baba? - Hayır tatlım.

- Bu çok kötü bir şeyin başlangıcı. - Ben iğne olmak zorunda mıyım?

- Elbette hayır. - Ona yeşil kaka yaptığımı söyledin mi?

- Lanet bir zamanlama. - Muslukçuyu ara. Hey.

Kusura bakma. Provam var. Kahretsin.

- Hadi ama. - Pardon, pardon. Herkesten özür diliyorum.

Daha kaç yıl iğne olmak zorundayım?

- Çok da uzun bir süre değil, tatlım. - Bir milyon yıl?

- Dr. Woodman'ın söylediklerini hatırla. - Baba, muslukçu nedir?

- O bir adam... - Ya da kadın baba...

Doğru. Lavabo ve tuvaletleri tamir eden adam ya da kadın ve...

- Boru ne demek biliyor musun? - Hayır.

- Merhaba, Jim. Kaza geçirdim. - Duman çıkan şey gibi mi?

Daha farklı bir boru tipi, tatlım. Anlaştık, hoşça kal.

Evlerde borular vardır, şeyden yapılmış...

Boru gibidirler ve duvarların arkasındalar...

ve yerin altındalar ve her yerdeler.

- Ve... - Sorun nedir bebeğim?

- Her yerdeler mi? - Sorun yok, tatlım.

Onlar sadece lavabo ve tuvaletlere su taşırlar.

Aynı vücudundaki gibi. Senin de damarların var.

Kılcal damarlar.

Kanla dolu kılcal damarlar.

Benim kanım var mı? Ben kan istemiyorum. Kan istemiyorum.

- Ne yapıyorsun? - Muslukçuluğu anlatmaya çalışıyorum.

- Pekala, kes. - Bunu şimdi yapamam.

- Merak etme, senin kanın yok. - O'na kanının olmadığını söyleme.

- Caden, kes şunu. - Ben kan istemiyorum.

Beni bu kadar çabuk kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

- Kafama aldığım darbeden dolayı mı? - Hayır.

Olabilir de ama sanırım senin bir nöroloğa görünmen gerek.

- Nörolog mu? - Bir beyin uzmanına.

Nöroloğun ne demek olduğunu biliyorum.

- Sorma şeklinden düşündüm ki... - Senin "ürolog" dediğini zannettim.

- Neden bir nöroloğa gitmem gerekli? - Sadece bir göz atması için.

Sonuçta gözler de beynin birer parçası.

Hayır bu doğru değil, değil mi?

- Doğru olmasa neden söyleyeyim ki? - Bana doğruymuş gibi gelmedi.

Manevi açıdan mı yoksa mantıken mi?

Bilmiyorum, mantıken sanırım.

İlginç.

Şimdi, maç başladığı zaman koçum, 64 metrelik bir koşu istiyorum.

Ve tam kalenin önündeki alana gelmeni.

Ve vurduğun zaman, alçak ve sert vur çünkü bu önemli koçum.

İzleyen birçok önemli insan olacak.

Ve bilmen gereken ilk şey... Ben?

Ben, neredeyim ben?

- Ben, nasıl? - Willy, yukarı geliyor musun?

Willy?

Willy, cevap ver.

Willy! Hayır!

- Tanrı aşkına, hadi ama. - Saçmalık.

Claire, sen iyi misin? Burada neler oluyor?

Oyunda böyle problemlerin yaşanması için zamanımız yok.

Biliyorum, Caden. Özür dilerim. Halledeceğiz.

Aman Tanrım.

- Sen iyi misin? - Evet, sanırım peruk hayatımı kurtardı.

- Peki. - Sorun yok, gerçekten.

Bu iyiydi, Tom.

- Öyle mi? - Evet.

Farklı bir şeyler deniyordum. Kazayı değişik bir şekilde yaptım.

- Kararsız bir şekilde. - Evet, onu gördüm ve beğendim.

Şunu aklında tutmaya çalış; Willy Loman'ı canlandıran genç bir insan...

yaşamının son deminde, çaresizlik içinde olduğunu düşünerek rol yapar.

Fakat trajedi şudur; biliyoruz ki senin, yani genç aktörün yaşamı...

bu virane yerde son bulacak.

Tamam.

Bu harika.

- Haydi yeniden deneyelim. Ne kadar, David? - Sanırım 15.

Başka bir şey?

Şimdi ne oldu?

- Selam. - Selam.

- Bu sinyal gerçekten zor bulunuyor. - Garip ama buradaki sinyal gerçekten iyi.

- Bak işte bu garip. - Biliyorum. Cep telefonları, tuhaflar.

- Birazdan görüşürüz. - Tamam.

Evet, Dr. Heshborg dedi ki Dr. Scoriano'yu görmem gerekiyormuş.

Göz bebeklerim çalışmıyor.

Sanırım dışkımda kan var.

Ofisindeki taburede mi?

- Ben Olive'e hamileyken. - Nasıl bir şeydi?

Bilmiyorum. Umut dolu ya da başka bir şey. Sanki bir şeyler değişecekmiş gibi.

- Evet bir şeyler değişti, değişmedi mi? - Evet.

- Evet, tabii ki. - Yani, heyecanlı anlar.

Demek istediğim, belki de ümit ettiğim kadar değil.

Özür dilerim. Bunu söylemek, korkunç bir şey.

Burada korkunç şeyler söylemek diye bir şey olmaz, sadece doğru ya da yanlış.

- Berbat bir şey söyleyebilir miyim? - Evet, lütfen.

Caden'in ölümünün hayalini kurmuştum.

Yeniden başlayabilmek, suçluluk hissetmeden.

Biliyorum bu... Bu kötü.

Caden, bu sana kendini kötü hissettirdi mi?

Evet.

Tamam, güzel.

İçerisi resmen bir kâbus.

Üzgünüm.

"Denemeler" i okuyordum.

- Öyle mi? - Evet.

- Beğendin mi? - Çok sevdim.

Bu kitabı bilmediğim için aptalım.

- Görünüşe göre ünlü bir kitap. - Evet.

Salak falan değilsin.

Sonra sen diyorsun ki:

"Aslında Hazel, sen çok akıllısın ve ben senin gözlerine tapıyorum."

More Turkish subtitles for Synecdoche, New York

അഭിപ്രായങ്ങൾ

No comments yet. Be the first to leave one.

Keep it about this subtitle — sync, quality, typos.500 characters left