Brief Encounter

Brief Encounter

Turkish സബ്ടൈറ്റിൽ ഡൗൺലോഡ് ചെയ്യുക

റിലീസ് വിവരങ്ങൾ

Brief Encounter 1945 iNTERNAL 1080p BluRay x264-MARS
കമന്ററി എഴുതിയത് 1see0ne

ടാഗുകൾ

BluRay
x264
1080
പ്രസിദ്ധീകരിച്ചത്: 2024-05-01
ഡൗൺലോഡുകൾ: 48
ശ്രവണ വൈകല്യമുള്ളവർക്ക്: No

Turkish സബ്ടൈറ്റിൽ പ്രിവ്യൂ

ആദ്യത്തെ 200 വരികൾ.

İyi akşamlar Bay Godby.

- Merhaba. - Kendinizi özlettiniz.

- Dün gelemedim. - Size ne oldu, merak ettim.

- Bir kavga çıktı. - Ne hakkında?

Adamın birini, birinci sınıf kompartımandan çıkarken gördüm.

Biletini verince, bir de baktım ki, bileti üçüncü sınıf.

Farkını ödemesini söyledim, o da olay çıkardı.

- Bay Saunders'i çağırmak zorunda kaldım. - Ne de işe yaramıştır ama.

- Ona gözdağı verdi. - Görmeden inanmam.

Gerçekten, ona sağlam bir gözdağı verdi.

"Ya hemen farkını ödersin, ya da seni polise teslim ederim."

"Polis" lafını duyduğunda, adamın yüzünü bir görecektin.

Hemen ağız değiştirdi. Işık hızında farkını ödedi.

Ben de bunu diyorum. Kendi halledecek cesareti olmadığı için...

...polis çağırmak zorunda kaldı. - Bay Saunders sağlam ayakkabı değil.

Karısı şeker hastası, tek akciğerli bir adamdan fazlasını bekleyemezsin.

Siz gelmeyince, kötü birşey oldu sandım.

- Uğrayıp açıklayabilirdim ama, bir randevuya yetişmeliydim. - Elbette.

- Bir tanıdığım evleniyor. - Çok ilginç, eminim.

- Sizin neyiniz var bu arada? - Neden söz ettiğinizi bilmiyorum.

- Bir anda çok soğuk davranmaya başladınız. - Beryl, çabuk ol.

Hazır oradayken sobaya biraz daha kömür at.

Burada dikilip boş dedikodulara zaman ayıramam Bay Godby.

- Bir fincan daha ikram etmeyecek misiniz? - Onu bitirdiğiniz zaman.

Beryl size verir. Benim yapacak işlerim var.

Anlıyorum. Sizin vermenizi tercih ederdim.

Hayat akıp gidiyor Bay Godby.

- Laura, bu ne güzel sürpriz! - Dolly.

Bayılana kadar alışveriş yaptım.

Ayaklarım koptu, boğazım kurudu.

Spindle'da çay içecektim ama treni kaçırmaktan korktum.

Bu Doktor Harvey.

- Nasılsınız? - Bir iyilik yapıp çayımı getirir misin?

Zavallı yaşlı bedenimi oraya kadar sürüyemeyeceğim sanırım.

Hayır, lütfen.

Ne yakışıklı adam. Kim acaba?

Sen de kirli çıkıymışsın. Sabah Fred'i arayayım da fesatlık edeyim.

Şu şansa bak. Seni görmeyeli çok oldu.

Uğrayacaktım ama Tony kızamık geçirdi, sonra da şu Phyllis olayı.

- Ama tabii, sen bilmiyorsun. Beni terketti. - Ne korkunç.

İnan ki, ben değil, ama Tony ona tapıyordu.

Trende hepsini anlatırım. Çok teşekkür ederim.

Sütü biraz bol olmuş, ama yine de ferahlatıcı olacak.

- Şekeri yok. - Şeker kaşıkta.

Elbette. Ne aptalım.

Laura, çok iyi görünüyorsun. Keşke bugün geleceğini bilseydim.

Birlikte yemek yiyip bol bol dedikodu yapabilirdik.

Ben alışverişten nefret ederim zaten.

- Trenin. - Evet, biliyorum.

- Bizimle gelmiyor musunuz? - Ben diğer yöne gidiyorum. İşim Churley'de.

- Anlıyorum. - Pratisyenim doktorum.

- Doktor Harvey haftaya Afrika'ya gidiyor. - Ne heyecanlı.

17:40 treni Churley, Leigh Green ve Langdon'a gidecektir.

- Gitmeliyim. - Evet, gitmelisin.

- Hoşçakalın. - Güle güle.

Koşmazsa kaçıracak. Perona ulaşması gerek.

Tren kaçırma derken, Broadham kavşağındaki şu korkunç köprüyü hatırladım.

Bir taraftan yukarı çıkıp diğer taraftan inmen gerek.

Geçen gün, kira sözleşmesini yenilemiştim.

İstasyona vardığımda, sadece yarım dakikam kalmıştı.

Canım, uçtum. Tony yanımdaydı...

...ve salak gibi çizim odasındaki lamba için yeni bir gölgelik almıştım.

Pekala Milford'dan da alabilirdim.

Çok kocaman birşeydi. Önümü zar zor görüyordum.

Ömrümde hiç öyle acele etmedim. Az kalsın bir kadını deviriyordum.

Eve vardığımda, tuzla buz olmuştu.

Bu bizim tren mi? Bu Ketchworth treni mi acaba?

- Hayır, ekspres. - Vapur treni.

Tabii. Bu durmuyor değil mi? Biraz çikolata lütfen.

- Sütlü mü, sade mi? - Sade, sanırım.

Ya da, belki de sütlü daha iyi olur. Fındıklısı var mı?

Nestle'nin Sütlü Fındıklı'sı. Şilin mi altıpeni mi?

Bir sade, bir de sütlü fındıklı.

- Büyük mü küçük mü? - Büyük lütfen.

Nereye gitti?

Gittiğini görmedim.

Nereye kayboldun?

Ekspresin geçişini izlemek istedim sadece.

Neyin var? Hasta mısın?

- Biraz kötü hissediyorum. - Canım, gel otur.

Bizim tren.

- Tamam. Konyağınız var mı? - Korkarım içki yasağı saatlerindeyiz.

- Elbette, ama hasta varsa... - Ben iyiyim, gerçekten.

Bir yudum konyak seni kendine getirir. Lütfen.

- Teşekkür ederim. Ne kadar? - On peni lütfen.

Ketchworth treni üç numaralı peronda.

Acele etmeliyiz.

Şanslıyız. Bu tren genelde tıklım tıklım olur.

Beni endişelendiriyorsun canım. Fena halde bitkin görünüyorsun.

İyiyim. Gerçekten. Bir anlığına kendimden geçtim, hepsi bu.

Bana ara sıra olur. Bir keresinde Bobby'nin okul konserinde olmuştu.

Beni hiç affetmedi sanıyorum.

- Gerçekten çok yakışıklıydı. - Kim?

Arkadaşın, doktor... Adı her neyse.

- Evet, güzel bir yaratıktır. - Onu uzun zamandır tanıyor musun?

Çok uzun değil. Hatta onu tanımıyorum bile denebilir.

Hep doktorlara karşı bir tutkum oldu.

Keşke sana güvenebilseydim.

Keşke yıllardır öylesine tanıdığım...

...ve pek de umursamadığım dedikoducu biri olacağına...

...bilge, kibar bir dost olsaydın.

Keşke. Keşke.

- Ta Afrika'ya gidiyor demek. Evli mi? - Evet.

- Çocuğu var mı? - İki oğlan. Onlarla gurur duyuyor.

- Onları da götürüyor mu, karısı ve çocuklarını yani? - Evet.

Geniş açık arazilerde yeni bir hayata başlamak bir yönden akla yatkın olmalı...

...ama hiçbir güç beni İngiltere'den, evden...

...ve yapmaya alışık olduğum şeylerden uzaklaştıramaz.

- Ne de olsa, insanın kökleri vardır, değil mi? - Evet, kökleri vardır.

Bir zamanlar, yıllar önce Afrika'ya giden bir kız tanıyordum.

Kocasının mühendislikle ilgili bir işi vardı. Kızın günleri berbat geçiyordu.

Bir piknik sırasında fena bir mikrop kaptı, aylarca hastalık çekti.

Keşke konuşmayı kesseydin.

Keşke herkesin gizlisini saklısını karıştırmayı bıraksaydın.

Keşke ölseydin. Yok, öyle demek istemedim.

Bu aptalca ve sert oldu, ama keşke konuşmayı kesseydin.

Bütün saçları döküldü, sosyal hayat korkunçmuş dedi.

- Taşralı işte. Sonradan görme. - Dolly.

- Ne oldu, yine mi kötüsün? - Hayır, biraz başım dönüyor.

- Biraz gözlerimi kapatacağım. - Zavallıcık.

Ben de burada kafa ütülüyorum. Tek kelime daha etmeyeceğim.

Uyursan seni geçitte uyandırırım.

Kendini toplaman için biraz fırsatın olur.

Teşekkürler Dolly.

Bu devam edemez.

Bu acı süremez.

Bunu unutmamalı ve kendimi kontrol etmeye çalışmalıyım.

Aslında hiçbir şey sürmez. Ne mutluluk, ne de umutsuzluk.

Hayat bile çok fazla sürmez.

İlerde, artık buna daha fazla kafayı takmadığım, arkama bakıp...

...huzur içinde, ne aptal olduğumu söyleyeceğim bir zaman gelecek.

Hayır, o zamanın gelmesini hiç istemiyorum.

Her dakikayı hatırlamak istiyorum...

...her zaman...

...hayatımın sonuna dek.

Ketchworth!

Uyan Laura. Geldik.

Seninle eve kadar gelebilirim. Yolumdan çok uzakta değil.

Gramer okulunun yanından Elmore yolunu yürümem yeterli.

Çok tatlısın Dolly, ama artık çok iyiyim.

- Emin misin? - Kesinlikle eminim. Nezaketin için teşekkür ederim.

Saçmalama canım. Sabaha arayıp tekrar kötü olup olmadığına bir bakarım.

Seni hayal kırıklığına uğratacağım. İyi geceler.

İyi geceler. Fred ve çocuklara sevgilerimi ilet.

- Sen misin Laura? - Evet canım.

Tanrıya şükür döndün. Burada kıyametler koptu.

- Neden, ne oldu? - Bobby ve Margaret yine kavga etti.

Sen onlarla konuşana dek uyumayacaklarmış.

- Anne, sen misin? - Evet Margaret.

Hemen yukarı gel Anne! Seninle konuşmak istiyorum.

İkiniz de yaramazlık yaptınız. Saatler önce uyumanız gerekiyordu. Ne oldu?

Yarın benim doğum günüm, ve sirke gitmek istiyorum.

Margaret'in doğum günü değil, ve o pandomime gitmek istiyor.

Benim doğum günüm Haziran'da. Haziran'da pandomim olmaz ki?

Bunu tartışmak için saat çok geç oldu...

...ve uyumazsanız, babanıza, ikisine de gitmenize izin vermemesini söyleyeceğim.

Anne!

Neden ikisine de götürmüyoruz? Biri öğleden sonra, diğeri akşam.

Bunun mümkün olmadığını biliyorsun. Onları bütün gün yatıramayacağız...

...yorgun ve huysuz olacaklar.

O zaman, bir gün birine, bir gün de diğerine.

Beni hep çocukları şımartmakla suçluyorsun.

Onları senin aşırı sevecen insafına bıraksam, iki haftada karakterleri bozulur.

Pekala, dediğin gibi olsun.

- Sirk mi, pandomim mi? - Hiçbiri.

Onları iyice bir pataklayıp, tavanarasına kilitleyip...

...sinemaya gideceğiz.

Fred.

- Sorun ne? - Yok birşey.

Sevgilim, sorun ne?

- Lütfen söyle bana. - Gerçekten hiçbir şey yok.

Sadece biraz halsizim, hepsi bu.

Milford'daki büfede baygınlık nöbeti gibi birşey geçirdim.

Ne aptalca değil mi? Dolly Messiter yanımdaydı...

...onu boğmak isteyene kadar konuştu da konuştu.

Yine de nazik olmak istedi.

İnsanların nazik olmak istemesi ne korkunç, değil mi?

- Yatmak ister misin? - Hayır Fred, gerçekten.

Gel kütüphanede ateşin başına otur da rahatla.

Gazetedeki kare bulmacayı çözmeme yardım et.

- Rahatlamak için ne garip fikirlerin var. - Böyle daha iyi.

- Al sevgilim. - Teşekkür ederim.

Ama neden baygınlık nöbeti olsun? Anlayamıyorum.

Aptallaşma sevgilim. Sık sık baygınlık nöbetleri geçiriyorum, biliyorsun.

Bobby'nin okul konserini, Eileen'ın düğününü ve...

...beni senfoni konserine götürmek için ısrar ettiğin zamanı hatırlamıyor musun?

Hadi canım sen de, burnun kanamıştı o zaman.

Herhalde ben o tür bir kadınım. Çok utanç verici.

Yine de Doktor Graves'e görünmenin bir zararı olmadığını iddia ediyorum.

- Zaman kaybı olur. - Bak...

Bu konuyu kapat sevgilim. Gereksiz yere telaş yapıyorsun.

Alışveriş yaptım ve yoruldum. Büfe sıcaktı ve aniden kendimi rahatsız hissettim.

- Hepsi bu. - Pekala.

Gerçekten hepsi bu. Şimdi sen bulmacana bak, beni de rahat bırak.

Dediğin gibi olsun.

Sen şiire bayılırsın. Şuna bir bak bakalım. Keats'ten:

"Gece yıldızlı yüze baktığımda...

...muazzam dumanlı sembolleri, yüce bir ---ın". Üç harfli.

Aşk, sanırım. Neredeyse eminim.

"Muazzam dumanlı sembolleri, yüce bir aşkın." Oxford Dize Kitabı'nda olacak.

അഭിപ്രായങ്ങൾ

No comments yet. Be the first to leave one.

Keep it about this subtitle — sync, quality, typos.500 characters left