The first 200 lines.
Çeviri: Dikistutmaz iapetos | Letterboxd: moandor
Bu arada Costa'ya yerleşen İngilizler için, çalışmalar sürüyor.
Güneşin altında bir bar işletmek, klasik bir İngiliz rüyasıdır.
Kolayca bir kâbusa dönüşebilirdi ama Macclesfield'den Gary ve Cherry...
...bunu başardı. Bambu Bar gerçek bir başarı öyküsü.
- Merhaba. - Merhaba.
Sokaktan bana baktığını gördüm.
Seni birkaç kez başın eğik gelip giderken gördüm.
Bir gün, o alarm gerçek olacak.
Aslında, burada sadece biz varız.
Buna inanabiliyor musun? Yani henüz güvenlik görevlileri bile yok.
- Harry. - Adam.
Nasıl başa çıkıyorsun?
- Neyle? - Dinle.
Çok sessiz.
Yani Londra dışarıda, ama biz hiçbir şey duyamıyoruz.
Müzik çalıyorum, doğru, ama bittiğinde daha kötü oluyor.
Hatta şu beyaz gürültü makinelerinden bile aldım, değil mi?
Ama sanki odanın köşesinde benim hakkımda fısıldayan biri varmış gibi.
Yani pencereleri bile açamıyoruz ama sanırım gerçekten atlamamızı istemiyorlar.
İş açısından kötü. Bilirsin, betonda parçalanmış cesetler.
Yani, kim taşınacak o zaman?
İçki? Japon.
Dünyanın en iyisi olması gerekiyordu; ama nedenini sana söyleyemedim, bu yüzden...
- Hayır, teşekkürler. - Peki...
Tamam. Yine de içeri gelsem nasıl olur?
İçki için olmasa bile...
...başka ne için istersen...
- Bence bu iyi bir fikir değil. - Seni korkutuyor muyum?
Hayır.
Eğer tipin değilsem, hiçbir şey yapmana gerek yok.
"Kapımda vampirler var."
GENİŞ BANLİYÖ EVİ 1987
- Selam. - Selam.
Böyle bir gece için güçlü bir şey aldım.
Hayır, teşekkürler.
- Gidelim mi? - Nereye?
Eve.
Seni gördüğüne çok sevinecek.
Bil bakalım parkta kimi aylak aylak dolaşırken buldum.
- O mu? - Evet, kesinlikle o.
- Gözlerinin içine bak. - Evet, sensin.
- Selam. - Selam.
Orada öylece durma, içeri gir.
Şu an nerede yaşıyorsun?
Buralarda olmadığına eminim.
- Londra'dayım. - Çok havalı. - Neresinde?
- Tek başına mı yaşıyorsun? - Kendi evin var mı?
Evet, sadece bir daire.
Ne demiştim sana? Ne demiştim sana?
Kendine iyi bakacağını söylemiştim, değil mi?
Orada, dumanın içinde yaşamak ucuz olmasa gerek.
Peki ne iş yapıyorsun?
- Yazarım. - Ne demiştim sana?
Hayır, hayır, hayır, zengin falan değilim. Tam olarak değil.
Yaratıcı biri olduğunu hep biliyordum.
Ne tür bir yazarsın?
Stephen King'i ne kadar sevdiğimi bilirsin. Carrie, Cujo, Kuşku Mevsimi.
Hayır, ben gerçek bir yazar değilim.
Senaryo yazıyorum. Film, TV için. Mecbur kaldığımda.
Yazar. Tanrım, bu çok heyecan verici.
Komşuları tanısaydım, koşa koşa onlara anlatmaya giderdim.
Her zaman, yazarların gerçek dünya hakkında...
...neredeyse herkesten daha az şey bildiğini söylemişimdir.
Sen ne anlarsın ki?
Bir bütünü oluşturacak şekilde...
- ...zar zor yazıyorsun. - Doğru. Ama...
Bir yazar.
Oğlumuz.
Bu kadar iyi durumda olduğunu gördüğümüz için çok mutlu olduk.
Evet.
Bu kadar saçmalık yeter. Oğlumuz eve döndü.
- Ne koydun? - Göreceksin.
Küçük kırmızı arabanı hatırlıyor musun?
Ona bayılmıştın ve onu ana yola çıkarıp büyük arabalarla birlikte sürmek istemiştin.
Evet, aslında, bu benim ilk anım.
Ona çarpan Ford Granada'ydı, değil mi?
- Hayır, o, o... - Evet. Öyleydi.
Yarış yeşiliydi. Bunu hatırlıyor musun?
Seni, bir bez bebek gibi fırlattı.
Çok yükseğe çıktın.
- Bunu asla unutmayacağım. - Ama iyiydin.
İyiydin. Birkaç çürük vardı sadece.
Sanırım seni aldığımda abarttığımı düşündüler.
Peki ya aklını kaybettiğin o şenlik gecesi?
Şenlik Gecesi'ni hatırlıyor musun?
- Kaç yaşındaydın? Altı mı? - Hayır, daha büyüktü.
Havai fişekler patladığında, zavallı çocuk çığlık atmaya ve ulumaya başladı.
Eve kadar taşımak zorunda kaldım.
- You did? - Yeah.
- Omzumda uyuyakaldın. - Hatırlamıyorum.
Kendinden geçmiştin.
Gerçekten zor zamanlar geçiriyordun ve ben de çabalıyordum...
...sadece, havai fişeklerin tadını çıkarmanı sağlamaya çalışıyorduk.
Ama çıkarmadın...
Her zaman hassas bir çocuk oldun, değil mi?
Belki de.
- Hâlâ havai fişeklerden korkuyor musun? - Hayır!
Kim gibi konuştuğunu biliyor musun? Aynı annem gibi konuşuyorsun.
Öyle.
- Öyle değil mi? Bunu fark ettin mi? - Evet, fark etti.
Daha önce bir şey söylemiştin.
Evet. "Gerçek bir yazar değilim" dediğin zaman.
- Tekrar söyle. - Hadi.
- Tekrar söyle. - Söyletme işte.
- Söyle. - Hadi ama, söyle.
Tekrar "gerçek bir yazar" de.
Büyükannem gibi mi yoksa kendim gibi mi?
- Hayır. Kendin gibi söyle. - "Büyükannem gibi ya da benim gibi."
Kendin gibi söyle.
- Seni tekrar görmek çok güzel. - Evet.
Bunu yapabileceğimizden emin değildik.
- İşte buradasın. - İşte buradayım.
Yakında yine gel, olur mu? Birimiz içeride olacak.
Lütfen.
- Evet, geleceğim. - Güzel.
- Artık içeri girelim, ha? - İyi geceler.
- İyi geceler, tatlım. - İyi geceler, evlat.
İyi geceler.
- Merhaba. - Merhaba.
- Geçen gece için gerçekten üzgünüm. - Önemli değil.
Endişelenme.
- Görüşürüz. - Görüşürüz.
Aslında viskiyi severim, eğer bir şeyler içmek istersen...
- Merhaba. - Merhaba.
- Merhaba. - Merhaba.
- İçeri gelmek ister misin? - Tabii.
- Bir içki ister misin? - Evet, neyin var?
Votka ve biram var.
- İstersen otum var. - Evet, ot daha iyi.
Alkolü bıraktım...
Burada yaşamayı seviyor musun?
Sanırım, insanlar taşındığında daha çok seveceğim.
Eğer insanlar taşınırsa.
- Yakınlarda arkadaşların var mı? - Hayır, pek sayılmaz.
- Ya senin? - Hayır, pek sayılmaz.
Arkadaşlarımın çoğu Londra'dan taşındı.
Çocukları için bahçeleri olsun istiyorlar...
...ve çocuklara bakabilmeleri için büyükanne ve büyükbabalarına yakın olmak istiyorlar.
- Sanırım sen de taşınmak istemedin? - Hayır.
Dorking'te ne yapacağım?
Benim gibilere göre değil.
Sadece kontrol ediyorum. Eşcinselsin, değil mi?
- Evet. Evet. - Bu iyi.
Ya da gay.
- Doğru. - Eşcinsel değilim...
Kendime eşcinsel demeye alışamıyorum.
Bu, her zaman bir aşağılamaydı.
Muhtemelen bu yüzden "gey "den bu kadar nefret ediyoruz.
Yani, her zaman şey gibiydi...
..."Saç kesimin gey gibi"...
...ya da "Bu kanepe gey."
"Eğitmenlerin gey."
"Okul çantan gey."
Evet.
Eşcinsel, yine de bir şekilde kibar hissettiriyor, biliyorsun.
Şey gibi...
Bilmiyorum, sanki bütün sik yalamalar çıkarılmış gibi.
Evet. Kimseyle birlikte olmadığını varsayıyorum.
Seni, hiç kimseyle görmedim.
- Hayır. - Hayır.
Genellikle yalnız mısın?
Genellikle yalnız mıyım mı?
Sanırım öyle. Evet.
- Peki sen? - Evet ben de.
Evet, ama denemek istemediğim için değil.
Seni öpmeme ne dersin?
Olur, pekâlâ.
- Üzgünüm. - Hayır.
- Sen iyi misin? - Hayır. Evet, evet.
Sadece... Bunu bir süredir yapmamıştım.
Nefes almayı unutmamalıyım.
- Tamam. - Evet, evet. Sorun yok.
Tamam.
- Sorun yok. - İyi misin?
Evet.
- Bu sen misin? - Korkarım öyle.
- Çok tatlısın. - Fotoğraflarımdan nefret ediyorum.
Şişman bir çocuktum.
Doğru, ama şişman bir çocukken...
...kimse, neden bir kız arkadaşın olmadığını sormaz.
Yine de arkadaş olurduk.
Çocukları gözetlemek için futbolu bıraktım.
- Baban mı? - Evet.
- Yakışıklıymış. - Evet.
Ben... Şu anda, onlar hakkında yazmaya çalışıyorum.
- Yaptığın iş bu mu? - Evet.
- Nasıl gidiyor? - Tuhaf.
Babamla pek görüşmüyorum.
Sen, seninkini görüyor musun, hayır mı?
Hayır, öldüler.
On iki yaşıma basmadan hemen önce.
- İkisi de mi? - Evet. Evet, araba kazası.
Pek de orijinal bir ölüm değil.
Gerçekten çok üzgünüm.
Hayır, teşekkürler. Çok uzun zaman önceydi.
Evet, önemli olduğunu sanmıyorum.
Peki.
Seni tekrar görmek isterim.
Tamam, peki.
No comments yet. Be the first to leave one.