The first 200 lines.
NEW YORK’TA YAĞMURLU BİR GÜN
Burası Yardley.
Çok iyi bir temel bilimler okulu olması beklenen...
ve kocaman kırlar içindeki kampüsüyle,
annem için kesinlikle yeterince havalı olan bir yer...
ki bu kısmı tamamen palavra,
zira çayırlarda gezerken, bacaklarınıza keneler yapışıp duruyor.
Yardley, ilk gittiğim okula göre daha sıkı.
Şu sözde entelektüel,
Ivy League batakhanelerinden birine birkaç ay dayanabildim...
annem, orada “uygun” bir eğitim alacağımı düşünmüştü.
Ona göre, yüksek bir IQ’m var ama potansiyelimi gerçekleştiremiyorum...
hem de geçen hafta, poker masasından 20 bin kaldırmama rağmen.
Bunu sonra anlatırım.
Yardley, okul gazetesinde Ashleigh ile tanıştığım yer.
Kız arkadaşım Ashleigh Enright’tan bahsediyorum.
Babam, babasının...
Arizona’daki bankalarından birine aşinaydı ve haliyle...
öyle bir aile referansına sahip olunca,
annem kızı daha görmeden evlenmemiz için tutturdu.
Bu, hayatta annemle hemfikir olduğum nadir konulardan biri.
Çünkü yalnızca birkaç aydır görüşüyor olmamıza rağmen...
Ashleigh’ye ümitsiz şekilde aşığım.
Roland Pollard’la röportaj yapacağım.
Hadi ya, muhteşem! Nasıl becerdin?
Yeni filmi bu sonbahar vizyona giriyor...
ve iş aslında Priscilla McCain’e verilmişti...
ama o da öpücük hastalığına yakalanınca, bana kaldı.
Öpücük hastalığının, transkriptlerde çift kredilik bir ders sayılması lazım.
Ashleigh, bu senin için harika bir fırsat. Ne zaman?
Bu ayın 28’inde. Cumartesi.
Tamam. Kampüste mi?
Manhattan’da.
Manhattan’da mı? Ciddi misin?
Harika! Hep Manhattan’da bir hafta sonu kaçamağı yapalım demez miyiz?
Carlyle’a rezervasyon yaptırırım, hani hep anlatıyorum ya...
barında bir piyanist var, eski Broadway şarkıları söylüyor.
Öğle ve akşam yemeğine de çıkarız, ne dersin? Sana şehri gezdiririm.
-Olur. -Olur mu?
Batacağız ama.
Takma kafana, bende para var. Geçen Pazar 20 bin kazandım.
-Yine barbut oynamadın, değil mi? -Hayır, bu sefer stud poker.
Elimde üç tane 10 vardı, elinde 2 as olan adam da, eli yükseltip durdu.
O kadar yüksek masada oynayacak parayı nereden buldun?
Bu hafta sonu benim at kazandı.
İşte bu yüzden Vegas’a gitmem lazım. Kumarbazım ben, başka açıklaması yok.
Beni Manhattan’da gezdirmeni hep istiyordum.
Tek kelimeyle muhteşem olacak.
Babamın biletçisiyle konuşayım da,
Hamilton’a bilet ayarlasın bizim için. Ne dersin?
Aslında bizimkiler, bu hafta sonu şehirde olduğumu bilmese daha iyi.
Niye ki?
Annem büyük bir sonbahar açılış partisi veriyor...
ve gitmiyorum diye öfkeden kudurmuş durumda.
Çok önemli bir ödev teslimim olduğunu söyledim.
Yoksa gidip görünmem gerekirdi.
Öleyim daha iyi. Bir sürü...
hödükle kadeh tokuştur,
bir tekinin bile hayatta para problemi olmamıştır, öyle tipler.
Hala inanamıyorum.
Kış Hatıraları’nı çeken adamla röportaj yapacağım.
Kış Hatıraları’nı ilk buluşmamızda görmemiş miydik?
Öyleydi sanki.
Heyecandan ölüyorum.
Bana yardım et de derinliği olan sorular bulalım.
-Şapşal gibi görünmek istemiyorum. -Şapşal gibi görünmeyeceksin.
Aslında Carlyle’da kalamayız, annemlere çok yakın.
Ama park manzaralı bir yerde kalmanı istiyorum.
Neresi var biliyor musun? Pierre’de kalacağız!
Böylece hem manzaran olur, hem de annemlerden uzakta kalırız...
yemekten sonra da, Carlyle’ın barına gider, biraz orada takılırız.
Tam eski New York’tur orası, cidden bayıldığım bir yer.
Duvar resimleri Ludwig Bemelmans’a ait.
Vay be.
Hayatımda Manhattan’a iki kez gittim.
İlk seferi 2 yaşındayken, bir kez de 12 yaşındayken.
Acayip kelepir bir şeyler aldığımızı hatırlıyorum sadece.
Bizimkiler sokakta bir battaniyenin üzerinde, Birkin çanta...
ve Rolex satıldığına inanamamıştı.
Hem de 200 dolara.
Aklına başka bir soru geliyor mu?
Aşk konusunda şunlardan hangisi onu daha çok etkilemiş:
Denis de Rougemont mi, Ortega Y Gasset mi?
Böyle şeyleri nereden biliyorsun?
Okuyorum. Okulda verilenleri okumuyorum yalnızca.
Yani, Beowulf mu kazanmış, yoksa Grendel mi,
umurumda olabilir mi? Tabii ki hayır.
Belki üzerlerine iddiaya girebilecek olsa iş değişirdi.
Neden bu kadar gerildiğimi anlamıyorum.
Üniversite gazetecilerinden Pulitzer kazanan yoktur, değil mi? Sanmıyorum.
Halledeceksin. Kendini bu kadar sıkma. Harika geçecek.
MOMA’daki Weegee fotoğraflarını görmek istiyorum.
Akşam için Daniel’a rezervasyon yaptırdım.
Hoş yerdir, istediğimiz kadar şık giyinebiliriz.
Ayrıca kesenin ağzını açıp, Pierre’de süit tuttum.
Ne olacak, değil mi? Pokerden geldi sonuçta, gerçek para bile sayılmaz.
Gatsby, çok güzel burası!
Özel olsun istedim.
-Çiçek de var. -Onları ben istemedim, nedir bilmiyorum.
Şampanya.
Manzaraya bak!
Central Park’ı görebilmen için biraz yukarıda olalım istedim.
Central Park.
Heyecanlandım.
Çok teşekkürler. Zahmet oldu.
Sence bir ara faytona da biner miyiz?
-Olur. -Yağmur yağmazsa tabii.
Yağmurda da binebiliriz. Çok melankolik olur. Çok romantik.
Hatta keşke yağsa.
Saat kaç?
Çıkmamız lazım, oteli merkezde. Trafik olabilir.
-Uzak mı? -Soho’da.
Soho’yu seveceksin. Eskiden yaratıcı insanlarla doluydu.
Sonra çok popüler olup, fiyatlar artınca,
tüm yaratıcı tipler Tribeca’ya taşındı.
Ama sonra orası da pahalanınca, hepsi Brooklyn’e geçti.
Orası da artınca, anne babalarının yanına taşınırlar herhalde.
Bana sadece bir saat ayırıyor.
Daha iyi, bir buçukta yemek rezervasyonumuz var.
Ben yukardayken, sen ne yapacaksın?
Bilmem. Soho’da takılırım, belki abimi görürüm.
Yeniden burada olmak öyle harika ki, anlatamam.
İşin aslı, sen olmasaydın,
hayatta hiçbir kuvvet beni Yardley’e döndüremezdi.
Ne yapardın peki?
Hayatımı mahvetmenin harika bir yolunu bulurdum.
Merhaba. Bay Roland Pollard’la görüşecektim.
Roland, bu, Yardley’den Ashleigh Enright.
Ashleigh, bu da Roland.
Gösterim ayarlandı, şu an zamanla yarışıyoruz.
Öncelikle bunun, benim için...
büyük onur olduğunu söylemek istiyorum.
Yani, Amerikalı yönetmenler arasında, açık ara en ilginç olan sizsiniz.
Teşekkürler.
Gazetemizin sanat köşesinde yazıyorum...
ve sizi hep Renoir ve De Sica seviyesinde tuttum.
Senin yaşında birinin Renoir ve De Sica’yı bilmesine şaşırdım.
Yani asıl ilgim sinemaya.
Amerikan klasiklerinin hepsini gördüm, özellikle Avrupalıları.
Kurosawa favorim.
Yani o tabii teknik olarak Avrupalı değil.
Teknik olarak bariz şekilde Japon ama...
ruhuma hitap ediyor.
Hangi okuldansın?
Yardley. Küçük bir okul.
İyi bilirim. İlk karım orada okumuştu.
-Sahiden mi? -Evet.
Harika bir kadın. Uzun sarı saçlı ve gayet moda tarzda dişlek.
Çok seksi. Felsefe okumuştu.
İşin aslı, onu hak etmiyordum. Zaten devam ettiremedik, yani...
Bu konunun...
bugünle pek ilgisi yok sanırım.
Sanırım... Galiba...
vardan ziyade yok hatta.
New Yorklu musun?
Tucson, Arizonalıyım.
Ailen ne iş yapıyor?
Bunu soracağınızdan korkuyordum. Babamın bankaları var.
Bu kötü bir şey mi?
Yani... Ne düşündüğünüzü biliyorum.
Cumhuriyetçiler. %1.
Ama değiliz.
Aynı zamanda zengin de olan Episkopalyanlarız.
Benim Ashley’m de aynen öyleydi.
Sizin Ashleigh’niz kim?
İlk karım.
Uzun sarı saçlı ve moda tarzda dişlek olan.
Adı Ashleigh miydi?
A-S-H-L-E-Y.
Tamam...
benim adım A-S-H-L-E-I-G-H.
Forbes 500 tarzı bir kullanım.
Bu...
anlamlı ilk işin olduğuna göre, ilk sen duyurmak ister misin?
Neyi?
İç bilgi. Bu lafı duymuşsundur.
İlk duyurmak!
Bu haberi, güvenilmez, dedikodu için çıldıran bir gazetecidense...
seninle paylaşmayı tercih ederim.
Tanrım.
Siz devam edin,
ben ünlü hıçkırık krizlerimden birine tutulmak durumundayım.
Ben de gergin olduğumda kekelerim.
Haber bu mu?
Hayır, bu değil.
Tabii en kötüsü de cinsel açıdan kafam karıştığında oluyor.
O zaman sonsuza dek hıçkırabiliyorum.
Haber şu:
Bu filmden memnun değilim.
Değil misiniz?
İşin aslı... Bırakmayı düşünüyorum.
Haber bu.
Yani...
açık konuşmama izin verirseniz, Bay Pollard...
Hiçbir zaman kitlelere hitap etmeyeceksiniz.
Bunun için fazla orijinalsiniz.
Yani, hayatınızda bir kez bile ticari kaygı duymadınız.
Siz özgür bir yaratıcı ruhsunuz.
Tıpkı...
Van Gogh, Rothko ya da Virginia Woolf gibi.
No comments yet. Be the first to leave one.