The first 200 lines.
ATWATER'A HOŞ GELDİNİZ
O Marsha'nın kardeşi mi?
- Ona ne diyeceğiz? - Jean teyze.
- Marsha'dan daha nazik görünüyor. - Öyle.
Selam.
- Selam Libby. - Selam.
Bizi ağırladığın için teşekkürler.
Daima başımın üstünde yeriniz var.
Teşekkürler.
Bu şirin şeyler kim?
Ufaklık Tank, büyük olan da Abby.
Merhaba. Memnun oldum. Onlar sihirli değnek mi?
Şu keçiyi kaza dönüştürmeye çalışın.
İşe yarayabilir.
Sorun değil, gidin. Sadece dikkatli olun.
- Isırmazlar, değil mi? - Isırırlar tabii, keçi bunlar.
Parmaklarınıza dikkat edin!
Çok yumuşak.
Vay canına.
O en sevdiklerimden biri.
Frank kendini hep sanatçı olarak gördü, ben de öyle.
- Onu o yaptı. - Öyle mi? Frank kim?
Frank kocamdı.
Gerçi hiç evlenmedik.
On yıl önce öldü.
Başın sağ olsun.
Şunu da o yaptı.
Vay canına. Bu...
Bu çok...
Rustik. Bitirdiniz mi?
Frank kusurluluğun hayranıydı.
Evet, belli.
Hey, doydun mu?
Bulaşık makinen nerede?
- Karşında. - Bulaşık makinen yok mu?
Bulaşık makinesi yok, kurutucu yok, mikrodalga yok.
- Ya TV? - Hayır. TV de yok.
Pekâlâ, umarım banyon vardır
çünkü bu ikisinin yatma vakti geldi.
Sen bulaşıkları hallet, ben onlarla gideyim.
Hayır. Bizim... Bir rutinimiz vardır.
Sorun yok.
Gelin hadi.
Tamam.
Hey. Gel bakalım.
Uslu durun.
Deterjan tahmin ettiğin yerde.
Tamam.
- Yara izin havalıymış. - Babamla geçirdiğim kazada oldu.
Benim en sevdiğim de bu.
Hilale benziyor.
- Benimki nehre benziyor. - Evet, Büyük Mississippi.
Gidelim. Yatma vakti.
Teşekkürler.
- Hoşuna gider, dedim. - Evet.
Al bakalım.
Soğuk.
Buradaymış. Teşekkürler.
Bu çok uzun sürmez. Sadece kendimi toparlayana dek.
Evet. Çocuklarla zor oluyor, biliyorum.
Ama Danny'den sonra her şey altüst olmaya başladı.
Bir yıl içinde eşini ve tüm hayatını kaybetmek zor.
Bizi davet ettiğin için minnettarım.
Sanırım bir süre tuhaf olacak.
Beni pek tanımıyorsun.
Annen kafanı benim hakkımda bir sürü saçmalıkla doldurmuştur.
Yani...
Marsha'yı bilirsin. Birçok şey hakkında epey konuşur.
Ama seni hatırlıyorum. Büyükbabamın cenazesinde görmüştüm.
- Annemle tartışıyordunuz. - Evet, baş belasıydım.
Annen adilik etmek konusunda epey yetenekliydi.
Ama eski defterleri açıp tepemizi attırmayalım.
- Bir sürü evcil hayvanın var. - Onlara evcil hayvan demeyiz.
Çiftlikte sadece hayvanlardır.
Ve hepsinin bir işi vardır.
Tavuklar yumurtlar, kediler fareleri kovalar,
köpekler tavukları çakallardan korur ve keçiler süt verir.
Onun işi ne?
Şükran Günü.
Evet?
Belki üşürsün dedim.
Teşekkürler.
İyi seneler.
Evet... İyi seneler.
Harika gidiyorsunuz.
- Çok güzel! - Çok güzel!
- Teşekkürler. - Rica ederim.
İşte geldi.
Jean teyze krep yaptı ve rüyamda şirin, pembe bir keçiydim.
Tüm keçiler şirindir.
Reçeli tat. Jeanie yapmış.
Çilekler ve yaban mersinleri arkadaki bahçeden.
Yazın onları toplayabilirmişiz.
Bu da domuz Wiggy'ymiş.
Çok lezzetli.
İyi bir domuzdu. Espressonu nasıl içersin?
Dur, bulaşık makinen yok ama bu mu var?
Kahve söz konusuysa işimi riske atmam.
Bu James O'Connor, çiftlik müdürüm.
Şunu demeyi keser misin?
Ahırda masam varmış gibi oluyor.
Sen uzun zamandır kayıp olan yeğen olmalısın.
Evet, o benim.
Memnun oldum.
Bu güzel kız Abby,
uzun ve yakışıklı olan ise Tank.
- Nasılsınız? Sadece makine yağı. - Nerede yaşıyorsun?
Nerede mi? Şu gri kulübede yaşıyorum.
- Kurt adama benziyorsun. - Abby!
Belki de kurt adamımdır.
Merak etme, o bir insan.
O'Connor annene çiftlik işletmeyi öğretecek.
- Ne? - Pardon, ne?
- Ne? - Bana yardım, sana iş lazım.
O da sonsuza dek kalmayacak.
İşe ihtiyacım var ama çiftçiliğin bana göre olduğunu sanmıyorum.
Evet, aynı fikirdeyim.
- Beni tanımıyorsun. - Kendin söyledin.
- Yani... Belli oluyor. - Ne belli oluyor?
Demek istediğim, iyi bir fikir olmaz.
Bal gibi olur. Bardağını bitir, giyin ve dışarı gel.
- Ama bugün tatil. - Çiftlikte tatil olmaz.
Bugün uyumana izin verdim ama yarın bambaşka olacak.
Hadi çocuklar. Yem dükkânında Russ'ı görelim.
- Görüşürüz anne. - Durun.
Gidelim. Hoşça kal. Görüşürüz. Hadi.
Dikkatli olun!
- İki dakikaya ahırda ol. - Nerede?
Arka taraftaki büyük, kırmızı yapı.
Al bakalım.
Tamam.
- Ne bu şimdi? - Ne?
- Montun yok mu? - Annemde unuttum.
Bunlar tavuk.
Bunlar da keçi.
En baştan başlamamı istedi.
Şuradaki Liz Taylor.
Şuradaki Katy Perry.
Şu kimseyle geçinemeyen de Susan Sontag.
Bunlar Nubi keçisi, uzun, sarkık kulakları olur.
Alpin keçimiz yok, birkaç Lamancha var
ve onları göstermeyiz, sağarız.
- Hepsinin adı var mı? - Evet.
Var ama ben hepsine "keçi" diyorum.
Ona niye Jean teyze diyorsun? Akraba mısınız?
Hayır ama akrabam gibidir.
Bir şeyim yok.
İçeri gel.
Pekâlâ, önce sabitlemelisin.
Her yerini yani.
Önden arkaya doğru, arkadan öne doğru değil. Başlıyoruz.
Şuradaki hortumları uzat. Evet.
- Bunları takmalısın. - Nereye?
Tam olarak düşündüğün yere, memelerine.
Pekâlâ, yavaş ol bakalım.
Şarkı söylemelisin.
- Şaka mı bu? - Hayır.
Şarkı söylemeyeceğim. Keçilere şarkı söylemem.
Evet, işte böyle.
Gördün mü?
Önce onları ısındır.
Böylece bu kızlar en iyi sütlerini verirler, değil mi?
Tamam, oynata bas.
İşte böyle.
Ben... Hepsini elle yapmamız gerekeceğini düşünmüştüm.
Otuz keçimiz ve dört elimiz var.
Her şeyi Frank kurdu.
Şunu onarmalıyım.
Ve şu buzdolabını yerleştirdi.
Plan peynir işini büyütmekti ama sonra hastalandı, yani...
- Ne hastalığı? - Parkinson.
Jean'in eklem romatizması var, tahtın varisi sensin.
- Orasını bilemem. - Bir de bana sor.
Bu da buzdolabı.
Hepsi keçi peyniri mi?
- Güzel mi? - Evet.
Bu harika.
Jean bunlarla küçük bir peynir dükkânı açabilir.
Lütfen hipster peynir dükkânı fikrini günlüğüne sakla.
- Duymak istemiyorum. - Tam olarak öyle demeyecektim ama...
Tamam, açmak istediğin bir hipster peynir dükkânı varmış gibi geldi.
Önemi yok. Bugünlük buzdolabı turumuzun sonuna geldik.
Kapıların kuralı şöyle.
Onları daima bulduğun gibi bırak.
Açıksa açık bırak, kapalıysa da...
- Tahmin edeyim, kapalı bırak. - Güzel.
Birazcık çevir ve şöyle aç, tamam mı?
Al hadi.
Çevir.
- Çevirmelisin... - Çeviriyorum.
Çevirmelisin. Çevir...
Çeviriyorum!
Tamam, sanırım bunu onarmalıyım.
Peşinden mi geleceğim?
- Evet. - "Evet."
Bekler misin? Ben... Ayakkabım...
Güzel, değil mi?
Yaşıyormuş.
Yatağa oturmuştum, uyuyakalmışım.
Geciktin.
No comments yet. Be the first to leave one.