The first 200 lines.
Bir Emir Kusturica filmi Babasının anısına
“Günaydın Kolomb.”
Annem, Amerika’nın çoktan keşfedildiğini, hayal kurmanın...
gerçek hayatta yeri olmadığını bana hatırlatmak istediğinde böyle derdi.
Ama elmayla, bisikletin farkını bile başkasından öğreneceksem...
yaşamanın ne anlamı var ki?
Bir gün bisikleti ısırıp, elmayı sürmeye çalışırsam kendim anlarım zaten.
Ama ne yapacağımı düşünmek, yapmaktan daha çok yordu beni.
Babam bir kere şöyle demişti: Birinin ruhunu görmek istersen...
rüyalarına bakman gerekir.
Böylece, başında seninkilerden büyük dertler olanlara...
acımayı da öğrenirsin belki.
Adım Axel Blackmar, Balıkçılık ve Avcılık Kurumu’nda çalışıyorum.
Pek çokları işimin balık saymak olduğunu sanıyor ama öyle değil.
Balıklara bakıyorum ben.
Ruhlarına ve rüyalarına bakıyorum,
sonra da rüyalarıma girmelerine izin veriyorum.
İnsanlar balıkları aptal sanıyor ama öyle olmadıklarından hep emindim.
Ne zaman sessiz olunacağını biliyorlar çünkü.
Asıl aptal olan insanlar.
Balıklar her şeyi biliyor zaten, düşünmelerine gerek yok ki.
Balıklar hayata küçük derelerde başlıyor,
bense onları okyanusa hazırlıyorum.
Sonra ölüme hazır olduklarında,
doğdukları yere geri dönüyorlar.
Bu da benim bağım, bu yüzden ben de şehre yüzüyorum.
Tamam, işim şu:
Tek yaptığım, onlara ufak bir elektrik akımı vermek...
sonra da büyük bir saygıyla,
teker teker toplayıp, almak.
Bazen bir balığın gözlerine baktığımda, bütün hayatımı görüyorum.
Bunu bize bir tek balıklar gösterebilir, onları bu yüzden seviyorum.
Neyse, balıkları etiketleyip, ölçüp, tartıp, iyi olduklarından emin oluyorum.
Konuşmak isterlerse, her zaman dinliyorum.
Balık Tanrısı’nın işi budur.
Bakın, bir balığın yalan söylediğini asla görmedim...
insanların karıştırdıkları haltları karıştırdıklarını da.
Bu yüzden işimi seviyorum. New York’u da seviyorum.
Annem, bu şehrin insanı mıknatıs gibi çeken sekiz yerden...
biri olduğunu söyledi diye değil...
herkesi görebildiğiniz ama kimsenin...
sizi göremediği bir yer olduğu için.
Hayatım! Nasılsın? İstanbul nasıl?
Tamam.
Evet, sevgilimi aramıştım.
Adı Suzanne Supak. Daha şimdi konuştum onunla. Tamam.
Ben de seni seviyorum, hayatım.
Ben de seni özledim, hayatım. Tamam. İki tane daha lütfen.
Hamile mi? Vay be! Tamam.
Dinle, hayatım.
-Tamam, gidelim haydi. -Bak hayatım.
Kürtajı İstanbul’da yaptırsana.
-Ben gelmiyorum. -Yapma, geç kalıyoruz.
Gelmiyorum dedim ya.
-Gelmiyorum mu dedin? -Gelmiyorum dedim.
Gelmiyor musun?
-Gelmiyorum. -Gelmiyor musun?
Şimdi geliyor musun, gelmiyor musun?
-Vuracak mısın beni? -Sence?
Öldürecek misin?
Bu da ne dandikmiş. Daha elimi bile... Kurusıkı bu.
Ama korkuttum, değil mi?
Korktun mu?
Bakayım. Kesin altına s.çtın.
“Benimle ilgilen, benimle ilgilen.” Bıktım be!
-Ne var? -Ne?
Adam amcan yahu, abarttın artık!
Madem görmek istiyor beni, neden o gelmedi?
Niye seni yolladı?
Onun bir kabahati yok, biliyorsun değil mi?
Onu suçlamıyorum, Paul. Onun kabahati demedim.
Evleniyor, sağdıcı sen ol istiyor.
-Sen ol. -Niye böylesin?
İnsanda heves bırakmıyorsun. Neden?
Tamam, Axel! Axel, dinle.
Bu iş bitti! Tamam!
Ben de seni seviyorum!
Geri dönüp, seni bulamadığımı söyleyeceğim.
-Cidden mi? -Cidden. Başka şansım yok ki.
-Söz mü? -Söz.
Bir sarılsana artık. Sarılmayacak mısın?
Axel, b.k gibi kokuyorsun! Ne iş yahu? İğrenç.
Mutlu bir b.kum ben. Güzel bir kamyonum, harika bir işim var.
-Kokuyorsun ama. -Ne içersiniz?
İki bira alalım. İki bira.
-İki bira, tamam. -Bir de zencefilli gazoz.
-İki bira ve... -Boş verin...
Boş verin zencefilli gazozu. İki bira, iki de şat.
-Blanche... -İki...
Patron kim burada?
-Patron benim. -Patron o.
-İki bira, iki de şat. -Bir de zencefillli gazoz.
İki bira, iki şat.
-Bir de zencefilli gazoz. -Kafasını karıştırma.
Zencefilli gazoz da alabilir miyim?
Bak Axel, seni seviyorum, ama...
Ama ne? Ben de seni seviyorum.
Yani, iyi de... Zencefilli gazoz ne alaka?
-Aynen öyle. İki bira, iki de şat. -Bir de zencefilli gazoz.
İki bira, iki de şat.
“İki bira, iki de şat.” Bu ne şimdi? -Ne ne?
Bu şey işte.
-Ne şeyi? -Bilmiyorum, aksanın mı komik ne...
Nasıl komik aksan?
-“İki bira, iki de şat.” -Nesi var?
Bilmiyorum... New York gibi mi?
Komik New York aksanı, öyle mi?
-Öyle mi? -Evet komik.
De Niro komik mi? Pacino komik mi? Rocky komik mi?
Harika aktörlerin hepsi New Yorklu.
-Sinatra? -Sinatra, New Jerseyli.
Kadehlerimizi kaldıralım.
-Tamam. 3 yıl oldu, değil mi? -3 yıl.
-3 yıla. -3 yıla.
Blanche, zencefilli gazoz.
Zencefilli gazoz.
İki şat.
Görüşmeyeli 3 yıl olmuş ve sen zencefilli gazoz istiyorsun.
-Teşekkürler Blanche. -Zencefilli gazoz için teşekkürler.
Bir şey değil, çocuklar.
Sarıl bana. Burnumu tıkarım.
Tamam, rüyama dönüyorum.
Adam mide balonunu küçük çocuğa veriyor.
Çocuğu iglodan dışarı atıyor.
Çocuk çıkınca, içerdekiler de şeye başlıyor...
Tamam! Kes zırvalamayı.
Broadway’e geldik. Biraz saygı göster.
B.k gibi...
hissediyorum...
Bomb.k hissediyorum.
B.k gibi hissediyorum, bomb.k hissediyorum. Neden peki...
Gülüşünün gölgesi...
Çok özleyen bir kız değil...
Skooby doo, doo, doo doo...
Sonuçta hepinizin pasta için yanıp tutuştuğunu biliyorum...
Bu yüzden kısa keseceğim.
Millie...
kıymetli dostlarımız...
erkek ve kadın garsonlar, düğünümüzde kadehimi...
-Leo! -Müsait değilim, Millie!
Haydi!
Hey! Yapma sakın!
Kes şunu!
Kes şunu! Salaklaşma! Kes şunu!
Kes şunu!
Seçmelere katılacağım. Aşağı inersem görürsün gününü. Kes şunu!
Axel! Kes şunu!
-Axel! İneyim mi istiyorsun? -İnsene!
-Sallama şu merdiveni! -Axel!
İneyim mi istiyorsun?
-Leo! -İniyorum!
-Oğlum! -Axel!
İnanamıyorum, Bay Leo!
Kocaman olmuşsun!
-Düğün haberini aldın sanırım. -Aldım. Tebrikler Leo.
-Sağdıcım olursan gurur duyarım. -Keşke ama New York’a dönmem lazım.
Tabii... Larry, Axel için yarına bir prova randevusu almamız lazım.
Leo, cidden gitmem lazım.
Seni görmek o kadar güzel ki, Axel. Harika görünüyorsun.
Bir şey göstermek istiyorum. Bunu seninle paylaşmam gerek.
Saguaro’mu nasıl buldun?
-Kaktüsü mü? -Güzel, değil mi?
Sana bir sır vereyim:
Kaktüsler bu kadar küçükken çok savunmasız olur.
Bu yüzden yanına o mesquite ağacını diktim. Korusun diye.
Genç bir kaktüsün yanında daha yaşlı...
bir ağaç görmezsen, o kaktüse veda edebilirsin.
Yaşama ihtimali sıfır.
Gel içeri. Birisi seninle tanışmaya can atıyor.
Millie! Yeğenim Axel’le tanışmanı istiyorum!
Axel, bu Millie.
Millie. Axel. Axel. Millie.
Nasılsın?
-Biraz abartmıyor musun, Millie? -Pardon.
Gel de yanıma otur, Axel.
Önce bir pantolon giyeyim.
-Şarkı söylemeyi kes! -Şarkı söylemiyorum ben! Sayıyorum!
Ha, dikişleri sayıyorsun yani!
Bir haftadır da bu ceketle uğraşıyorsun. Bitir artık!
Bay bay hiç kimseler!
Bay bay hiç kimseler!
Böldüğüm için kusura bakmayın, pantolonumu giymem gerekiyordu.
Leo senden çok bahsetti.
Yeni yengen olacağımı biliyorsun herhalde.
Yani... amcamın nişanlısısın.
Öyleyim.
Ama bana Millie Yenge demek zorunda değilsin.
İstiyorsan de tabii.
-Kaç yaşındasın? -23.
Neredeyse yaşıtız.
Ne komik değil mi?
Millie, lütfen.
Bunu konuştuk ama değil mi?
Özür dilerim Leo. Bir saniye.
Leo ağlamamı nasıl durduracağımı öğretmeye çalışıyor.
Hayatım,
haydi öteki odaya git de diğer gelinliği giy. Axel de görsün.
Hem aklın da dağılır...
Öteki odaya git hayatım, diğer gelinliği giy.
Ağlamak aklından çıkmış olur. Öteki odada!
No comments yet. Be the first to leave one.