Endgame

Endgame

Download Turkish Subtitle

Release info

Beckett on Film Endgame TUR
A Commentary by avuntusaati
Samuel Beckett, Endgame, Fin de partie, Oyun Sonu filmi Turkce altyazisi Ceviri @avuntusaati Mehmet Gundogdu

Tags

other
Published on: 2020-06-07
Downloads: 27
Hearing Impaired: No

Turkish subtitle preview

The first 200 lines.

Oyun Sonu

Bitti gitti her şey. Sona erdi hepsi. Bitti bitmek üzere.

Bitiyor olacak cümlesi.

Zerrecikler üstüne zerrecikler gelirler, işte böyle böyle, tek tek de eklenirler bu zerrecikler, günün birinde de...

...birdenbire, bir tepecik haline geliverirler, küçük bir tepe, imkânsız bir yığın oluverirler.

Bundan böyle de cezalandıramazlar ki beni.

Üç metreye, üç metreye, üç metre mutfağıma geçiyor olacağım,

ve de beni düdük çalarak çağırmasını bekliyor olacağım.

Hoş ebatlarda da sayılırlar hani.

Masaya yaslanacağım, duvara bakacağım ve beni düdük çalarak çağırmasını bekliyor olacağım.

Oynamaya başlıyoruz pekâlâ.

Eskimiş bir paçavra!

Benimkinden de azametli bir sefalet biçimi var mıdır ki acaba?

Şüphesiz ya. Daha evvelleri işte.

Peki ya şimdi?

Peki, babam? Veyahut da annem?

Köpeğim ya peki?

Bu türdeki varlıklar ne denli acı çekebiliyorlarsa, onların da o denli acı çektiklerine inanabilirim.

Ancak, bu, onlarla benim acılarımızın eşit olduğu manasını mı taşır şimdi?

Hiç şüphesiz. Yok ya. Her şey...Öyle kati...

İnsan ne denli büyük olursa, o denli de dolu olur. Aynı zamanda da bir o denli de koftur.

Clov!

Yok, bir başımayım demek ki.

Ne rüyalar vardı ya öyle!

Ah, o ormanlar var ya!

Artık yetti, final vakti geldi de çattı, aynı şekilde, sığınakta da öyle.

Her şey karşın, duraksıyorum da. Tereddütte kalıyorum yani. Sona erdirmek için tabii.

Evet, aynen de böyle, final vakti geldi de çattı işte, bense tereddütte bekliyorum. Sona erdirmek için.

Tanrım, ne de yorgunum, gidip de yatayım öyleyse.

Zehirliyorsun havayı yahu!

Kaldır beni. Uyumaya gideceğim ben.

Az önce kaldırdım ya.

Ne olmuş ki yani?

Beş dakikada bir kaldırıp da seni yatağa götüremem ki, benim de elbet işlerim var.

- Gördün mü hiç gözlerimi? - Yok.

Uyurken ben, gözlüğümü çıkarıp da gözlerimi görmeye merak duymadın mı hiç sen?

Göz kapaklarını da geri çekerek mi? Yok.

Günün birinde gösteririm elbet.

Öyle görünüyor ki, tamamıyla beyazlaştılar. Saat kaç şimdi?

Hep nasılsa öyle işte.

- Baktın mı ki? - Evet.

- Yani? - Sıfır yani.

- Yağmurun da yağması gerekirdi. - Yağmur yağmayacak ki.

- Bunlar bir yana durumlar nasıl sende? - Pek de şikayetim yok gibi.

- İşler yolunda yani? - Bir şikayetim yok, diyorum ya.

Bense bir parça garip hissediyorum.

- Clov! - Evet?

- Hâlen usanmadın mı sen? - Evet.

- Niçin yani? - Bundan... Bunlardan... Tüm bu işlerden...

Kendimi bildim bileli. Ya sen peki?

Öyleyse, desene sebep de yok değişmesi için pek.

Sona erebilir. Bir yaşam boyunca aynı sualler, aynı cevaplar hep.

Beni hazırlasana. Çarşafları kapıp gelsene sen.

- Clov! - Evet?

- Bundan sonra yemek de yok sana. - Öyle olursa, ölürüz.

Ölmeni engelleyecek kadar vereceğim. Aç kalacaksın ama daima.

Öyleyse ölmeyeceğiz.

- Gideyim de çarşafı alayım ben. - Hayır.

Her gün bir bisküvi vereceğim sana. Bir buçuk hatta.

- Neden benimle kalıyorsun ki sen? - Sen beni neden tutuyorsun peki?

- Başka kimse yok ki. - Başka yer de yok.

- Ama beni hep terk ediyorsun. - Deniyorum işte.

- Sen beni sevmiyorsun. - Yok.

- Vaktiyle sevmiştin oysa. - Vaktiyle işte!

- Epey de bir acı vermiştim sana. Öyle değil mi? - Sebebi o değildi ki.

- Çok acı vermedim mi? - Evet, çok acı verdin!

Hoh... Ürküttün ya beni! Bağışla sen beni.

- Özür de diledim. - Duydum seni.

- Kanama oldu mu? - Daha azlar.

- Ağrı kesicilerimin zamanı gelmedi mi? - Gelmedi.

- Gözlerin nasıllar? - Kötüler.

- Ya bacakların? - Onlar da öyle.

- Fakat yürüyebiliyorsun. - Evet.

Öyleyse yürüsene sen!

- Neredesin? - Burada.

Geri dön.

- Neredesin? - Burada.

Niçin beni öldürmüyorsun ki sen?

Dolabın şifresini bilmiyorum ki.

- Git de iki bisiklet tekerleği kap gel bana. - Artık bisiklet tekerleği mekerleği yok.

- Ne yaptın ki bisikletini? - Bisikletim hiç olmadı ki.

- Böyle bir şey imkânsız! - Bisikletlerin olduğu zamanlar...

...bir tanesi için ağlamıştım. Yalvarmıştım da sonra kovmuştun ya beni.

Artık yok. Yok artık işte.

Ya dolaştığın vakitler? Fakirlerimi teftiş etmen? Her zaman da yayan yayan mı gittin yani?

Bazen at sırtında.

Seni bırakıyorum, yapacak işlerim var.

- Mutfağında mı? - Evet.

Dışarıda ise ölüm var. Pekâlâ, öyleyse git.

Devam ediyoruz.

- Hani benim yemeğim! - Melun cet!

- Yemeğim nerede benim? - Evdeki şu yaşlılar var ya! Ne de edepsizler!

Hapur hupur yemekten başka da bir şey bilmez ki bunlar.

Vay, vay. Beni terk ettiğini sanıyordum.

Henüz değil ya, henüz zamanı gelmedi.

- Lapam nerede ya benim? - Yemeğini versene ona!

Lapası filan yok ki.

Duyuyor musun? Lapa mapa yok artık. Bundan sonra da lapa falan yok.

- Versene lapamı! - Ona bir bisküvi versene.

Melun zampara seni!

- Bacakların nasıllar? - Salla gitsin işte onları.

Geri döndüm, bisküvitleyim.

- Bu da nedir? - Spratt's medium

Sert! Yiyemem ki!

Kapat gitsin!

Bilselerdi ihtiyarlar!

- Otur. - Oturamam ki.

Doğru ya. Ben de ayakta duramam.

- Yani böyle. - Her insanın bir niteliği var işte.

Arayan soran yok mu ya hiç?

- Gülmek yok mu? - İçimden gelmiyor ki.

Benim de öyle.

- Clov. - Evet.

- Doğa bizi unuttu. - Doğa diye bir şey yok artık.

- Doğa yok mu? Abartıyorsun. - Yani etrafta.

Ama nefes alıyoruz, değişiyoruz! Saçlarımızı, dişlerimizi yitiriyoruz.

Gençliğimiz ve ideallerimiz de uçup gidiyor.

- Öyleyse bizi unutmadı desene. - Ama sen yok diyorsun.

Herhâlde hiç kimse bizim kadar eğri büğrü düşünmüyordur.

- Elimizden de bu kadarı geliyor. - Yapmamalıyız ama bunu.

- Ne de mükemmelsin, değil mi? - Bir parça işte.

Epey yavaş gidiyor.

- Ağrı kesicilerimin zamanı gelmedi mi ki? - Yok.

Seni bırakacağım. Yapmam gereken işlerim var benim.

- Mutfağında mı? - Evet.

Neymiş o, bilmek isterim.

- Duvara bakarım. - Duvar ha.

Ne görüyorsun ki orada ha? Mene, mene? Çıplak bedenler mi yoksa?

- Cansız ışığımı görüyorum. - Ölü ışık ha! Bak hele hele!

Desene, ışığın burada da ölebilir öyleyse.

Hele ilkin bir bana bak, sonra da git ışığınla ilgilen sen de.

- Benimle böyle konuşmaya hakkın yok senin. - Affet beni.

- Özür diledim ya. - Duydum seni.

- Tohumların büyümeye başladılar mı? - Yok.

- Filiz verip vermediklerine bakmak için kazdın mı? - Filiz vermemişler.

- Belki de hâlâ çok erken. - Filiz verecek olsaydılar, verirlerdi zaten.

- Asla filizlenmeyecekler! - Bu pek de eğlenceli değil ki.

- Ama günün sonunda daima böyle olur, değil mi Clov? - Daima.

- Bu gün sonu da tıpkı diğerleri gibi değil mi Clov? - Görünüşe bakılırsa öyle gibi.

Neler oluyor böyle?

- Neler oluyor ki şimdi? - Bir şeyler yolunda gidiyor.

Pekâlâ, git öyleyse.

- Git dedim ya sana. - Deniyorum bunu.

Küçüklüğümden beri.

Devam ediyoruz.

Ne oldu, tatlım benim? Sevişme zamanı mı geldi şimdi?

- Uykuda mıydın? - Yok.

- Öpsene beni. - Öpüşemeyiz ki.

Deneyebiliriz oysa.

Her gün ama her gün neden bu saçmalık var ki böyle?

- Dişimi yitirdim. - Ne ara oldu bu?

- Oysa dün vardı ya. - Oh, dün ha.

- Görebiliyor musun ki beni? - Güç bela anca.

- Peki ya sen? - Ne?

- Sen beni görebiliyor musun peki? - Güç bela işte.

- Çok daha iyi, çok daha iyi. - Böyle söyleme.

- Gözlerimiz iyi görmüyor ki. - Doğru ya.

- Duyuyor musun beni? - Evet.

- Peki ya sen? - Duyuyorum.

- Kulaklarımız iyi gibi. - Ne iyi?

- Kulaklarımız işte. - Yok.

Bana söyleyecek başka bir şeyin var mı?

- Hatırlar mısın? - Yok.

Tandemle kaza yapmıştık ya, ve de bacaklarımızı da yitirmiştik orada.

- Ardenler'de de olmuştu ya bu. - Sedan yolu da vardı ya hani.

- Üşüdün mü? - Evet, dondum.

- Peki ya sen? - Dondum yahu.

- Girmek ister misin ki içeri? - Evet.

Öyleyse gir hadi.

- Niçin girmiyorsun ki? - Bilmem ki.

- Talaşını değiştirdi mi? - O, talaş değil ki.

Birazcık olsun düzgün olamaz mısın, Nagg?

- Kumun işte. Öyle mühim değil ki. - Önemli.

- Zamanında talaştı. - Zamanında öyleydi.

Ve şimdi ise kum. Kumsaldan alınma.

- Şimdi ise kumsaldan aldığı kum işte. - Şimdi ise kum.

- Değiştirdi mi seninkini? - Yok.

Benimki de öyle ya. Bunu kabul etmiyorum!

- Bir parça alır mısın? - Yok.

- Neyi alır mıyım? - Bisküvi. Yarısını da senin için ayırdım bak.

Üç çeyreği senin işte. Alsana. Sana ayırdım.

Hayır mı? İyi hissetmiyor musun?

Bi susun be, sessiz olun artık, bi uyutmadınız gitti ya. Az biraz, az biraz sessiz konuşun yahu.

Uykuya dalabilseydim, belki de sevişebilirdim.

Ormanlarda gezinirdim. Gözlerim görürdü. Gökyüzünü, yeryüzünü.

Koşardım, koşardım da, onlar da beni yakalayamazlardı.

Doğa.

Kafamda damlayan bir şey var.

Bir kalp var, kafamda bir kalp var.

Duydun mu onu? Kafasında bir kalp varmış.

Bu tür şeylere gülmemek gerekir, Nagg.

- Niçin hep böyle şeylere gülersin ki sen? - Sessiz ol!

Hiçbir şey mutsuzluktan daha komik değildir, elbette, ama...

- Ah! - Evet, evet, bu dünyadaki en komik şeydir o.

Ve güleriz, güleriz ona, başlangıçta, bir hayli gayretle de güleriz.

Ancak daima aynı şeydir. Evet, sürekli duyduğumuz komik bir hikaye gibi mesela.

Yine de, komik buluruz onu, ama sonra ise artık gülmeyiz.

- Bana söyleyecek başka bir şeyin var mı? - Yok.

Emin misin?

- Seni bırakacağım o zaman. - Bisküvini istemez misin?

Endgame subtitles in other languages

Comments

No comments yet. Be the first to leave one.

Keep it about this subtitle — sync, quality, typos.500 characters left